20150410

Abolisyonist Veganlık hakkında bir facebook yazışması

Aşağıda paylaşıyor olduğum yazıyı Facebook'taki Veganİstanbul isimli açık grupta bir başlığın altında abolisyonistlerin eylem biçimleriyle ilgili sorular içeren bir yoruma yanıt olarak yazmıştım. Benzer sorulara sahip olan başka kişiler de olabileceğini düşünerek burada da paylaşmak istedim. Yanıt yazdığım yorumun tamamını buraya alıp almamak konusunda düşündüm ama daha sonra gruptaki bir yorumu yazan kişinin izni olmadan buraya kopyalamanın doğru olmayacağına karar verdim, ancak cevabımda da alıntıladığım kısımları olduğu gibi bıraktım. Cevap yazdığım yorumun tamamına şuradan ulaşmak mümkün. Satır içlerindeki paragraflar yanıt yazdığım yorumdan alıntıdır, gerisi bana ait.



Bir abolisyonist vegan olduğuma göre sırasıyla yanıtlar vereyim.

Şunu diyorsun:
"öncelikle, "vegan abolisyonist hareket (avh) tek kelimeye nasıl açıklanır"ın yanıtı: "eğitim" olacaktır. avh'nin eylem biçimi insanlara ileti vererek onları vegan olmaya ikna etmeye çalışmaktır. bu eylemin her kesim/sektörde işe yaramayacağı konusuna girmeksizin, odağın eğitim olduğunun altını çizelim."

-Abolisyonist veganlar üç aşamalı bir hayvan hakları aktivizmi öneriyor. vegan olmak, ardından hayvan hakları ve veganlıkla ile ilgili gerekli bilgileri öğrenmek, sonrasında da veganlık anlatmak. Bununla birlikte evcilleştirme yani köleleştirmenin mültecisi insan-harici hayvanların bakımlarını üstlenmeyi de bir sorumluluk olarak kabul ediyoruz.

"bana; anlaşma, uzlaşma, dayanışma ve uyum içermeyen bir eğitim anlayışı gösterebilir misiniz? hele de avh tarzı bir eğitim olacaksa bu zira insanın rızası olmadan yapılan her şey avh'ye göre şiddetse, avh'nin şiddetsizlik prensibine göre birinin algısal rızası olamdan beyin yıkamak da kişiye karşı şiddet uygulamak olacaktır"

- Bu kısmın 'hayvan istismarcılarıyla birlikte tek konulu ilkesiz ittifaklar kuran, naveganlarla birlikte 'kurumsal istismar mekanlarına' yönelik eylemler düzenleyen anlayışı kabullenmiyoruz' ifademe yanıt olduğunu anlıyorum(1)

Bir kişiye mesaj ulaştırmak için rızasını almak ile onunla ittifak kurmak aynı anlama gelmiyor. İttifak kelimesinin Büyük Türkçe Sözlük’te anlaşma, uyum, bağlaşma anlamlarına geldiğinin farkındayım, ancak siyasette bu kelime birlikte bir amaç için geçici-sınırlı süreli birliktelikler kurmak anlamına geliyor (seçim ittifakları, kampanya ittifakları, cephe ittifakları vs.) Dolayısıyla, 'ittifak anlaşma demektir', fikrinden yola çıkarak bir kişiye veganlık anlatmak için onun rızasını almakla, birlikte bir kampanya düzenlemek ya da aynı cephede yer alıp ortak bir mücadele hattı önermenin aynı ahlaki ve politik değeri taşıdığını öne sürmek bana kavramı taşıdığı yükten arındırıp sözlükteki kelime anlamına indirgemek gibi geliyor.

Fakat bu paragrafta verilen örnekte kullanılan ‘algısal rızası olmadan beyin yıkamak da kişiye karşı şiddet uygulamak olacaktır’ cümlesine katılıyorum, evet. İnsanları vegan olmaları yönünde kandıramayız, onlarda ahlaki itki uyandırabilir ve mantıksal argümanlar sunabiliriz. Bu da gösteriyor ki, mücadelenin kendisi etik ve adalet yönündeyse, bu mücadele için kullanılan araçlar da etik ve adil olmalıdır. Yani, bir mücadelede kullandığımız araçların ahlaki değerleri bulunur ve amaçlar araçları meşru kılmaz.

Şimdi aradaki diğer argümanlara daha sonra değinmek üzere şu kısma geçmek istiyorum:

"avh'yi, sıkı bir inançla sarıldığı "insanlara sadece stantta ya da sayfada veganlık anlatır" ezberini bırakıp, "tek konulu" olarak tanımladıkları ama "hayvanlar mal ve kaynak değildir!" gerçeği temelinden yükseltilen ve veganlık çağrısı yaptığından ötürü tek konulu olmayan sokak eylemlerinde varlığını göstererek insanlara veganlık anlatmaya davet ediyorum."

İnsanlara yalnızca stantlarda ya da sayfalarda veganlık anlatılır gibi bir inancımız yok. Veganlık anlatmayı tüm hayata yayılan bir aktivizm olarak öneriyoruz. Stantlar bunun bir formu, işlediğini gördüğümüz bir yöntem. Bununla birlikte abolisyonist veganlar, yaratıcı ve şiddetsiz yöntemleri destekliyor, kimi yöntemleriyse problemli bularak eleştiriyor.

Yukarıdaki araçlar-amaçlar ilişkisinden devam ederek tek konulu kampanyaların ne olduklarını hatırlatmak istiyorum. Örneğin kürke karşı yapılan bir kampanya tek konulu kampanyadır. Bu kampanya temel olarak kürk kullanımına odaklanır, bu konuda dövizler hazırlanır, sloganlar hazırlanır, basın metni yazılır vs.

Bu tarz kampanyaların belli insanlara yönelik ayrımcılık biçimlerini çeşitli şekillerde desteklediğine yönelik bir çok yazı yazdık, kesişimsellik dediğin için söylüyorum, fakat şu an bu konuya değinmeyeceğim. Bu kampanya temelde hayvan hakları hareketinin mücadele etmesi gereken şeyle ilgili bir problem içerir: türcülük. Zira tüm hayvan kullanımlarına değil, belli bir hayvan kullanım biçimine odaklanmakta belli bir hayvan istismarını ön plana çıkartmaktadır. Dövizlerin bir kısmında diğer hayvan kullanım biçimleriyle ilgili yazılar olabilir, eylemin metninde veganlığa çağrı da olabilir, bu eylemin konusunun kürk olduğu gerçeğini değiştirmez. En basitinden basının, bu eylemi basından duyacak kişilerin veya etraftan geçen insanların bu eylemi kürk eylemi olarak değerlendirmesi gerçeğini de değiştirmez. Yaklaşık 30-35 yıldır kürk karşıtı kampanyalar var, sonuç? ‘Biz de kürke karşıyız ama veganlık çok aşırı’ diyen devasa bir nüfus. Fakat sonuçları da bir kenara bırakalım ve bu eylemlerin veganlık anlatmak için etik ve anlamlı bir araç olup olmadığına odaklanalım.

Böyle eylemler belli bir hayvan istismarı biçimini sorunların en büyüğü ya da büyük sorunlardan biri olarak gösterir. Üstelik hayvanların mülk statülerini ortadan kaldırmadan hayvanlara belli haklar sağlayabileceğimiz yanılgısını yaratır. Kürk kullanımının diğer hayvan kullanımlarından daha kabul edilemez olduğu gibi bir argüman haricinde bu eylemi gerekçelendirecek herhangi bir argüman olamaz. Ya da eylemi düzenleyenler, biz bu konuyu keyfi olarak seçtik de diyebilir, fakat keyfi olarak bir ‘tek konu’ seçmek problemli değil midir? Hele ki milyarlarca hayvanın hayatı söz konusuyken. Söylendiği gibi tüm pankartlarda tüm hayvan kullanımlarına değinilmiş ve açıkça veganlığa çağrı yapılmış olsa bile o zaman neden eylemin kürk konulu yapıldığının ve vegan olmayanların da bu eyleme kabul edildiğinin bir açıklaması yoktur. Amaç naveganları kürk eylemi yapıyoruz diye kandırarak o alana çekmek fakat sonra veganlık anlatmak mıdır? O halde bu da etik olarak problemler taşımaz mı? Üstelik, bir kez kandırıldığını hisseden kişiler neden ikinci kez anlattıklarımıza inansın ya da bizi dinlemek istesin ki? Eğer amaç en baştan zaten veganlık anlatmaksa o halde kürk eylemi değil veganlığa çağrı yapan bir etkinlik düzenlemek ve talep veganlık olacağından ve bu talep naveganlara yöneleceğinden pankartın beri tarafında duranların zaten vegan olmasını beklenmek gerekir. Böyle bir eyleme yönelik de çeşitli eleştirilerim olurdu fakat etik boyut üzerinden değil, işlev üzerinden olurdu.


Başka bir örnek üzerinden gidelim. Azerbaycan’da geçen ay da milyonlarca inek, kuzu, tavuk, balık, arı öldürülüyordu, gelecek ay da öldürülecek, tıpkı diğer bütün ülkelerde olduğu gibi. Üstelik sadece olimpiyatlarda değil, hemen hemen tüm spor dallarında hayvansal malzemeler kullanılıyor, hayvansal gıdalar servis ediliyor vs. Bütün bunlara rağmen, sadece olimpiyatlarla ilgili olarak ve sadece köpekler öldürüldüğünde konsolosluğun önünde toplanan bir kitle bütün eylem boyunca ‘vegan olun’ diye slogan attığında, eylemciler neden o gün o saatte orada olduğuna dair herhangi bir açıklama sunamaz. Neden geçen ay Azerbaycan konsolosluğu önünde 'vegan olun' konulu bir eylem yoktu? Neden şu anda, atıyorum, Hırvatistan konsolosluğu önünde yok? Ayrıca neden 'vegan olun' sloganı bir devletin konsolosluğuna yöneltiliyor ki? Devletten hayvansal ürünler kullanmasını yasaklamasını mı talep ediyoruz? O anda, kitlenin yanı başında da hayvanlar öldürülüyor ya da öldürülmesi için talep yaratılıyordur (bir kısmı o kitlenin içindeki insanlar tarafından) ve bu da gösterir ki kitlenin ağzından çıkan ne olursa olsun, pankartlarında ne yazarsa yazsın, köpeklerin öldürülmesine daha büyük bir ahlaki değer atfetmektedir, bunun başka bir açıklaması olamaz. Ağzımızdan çıkanla, yaptığımız iş birbirinden kopuktur. Verdiğimiz mesaj -en iyi ihtimalle- şu olur, ‘’evet hayvanlar için vegan olmak iyi ve ileri bir adımdır, ama köpekler için protesto yapmak da bir adımdır. Biz bu eylemin ileri unsurları olarak veganız, ama temel mevzu veganlık değil, çünkü ineklerin öldürülmesi de kötüdür ama ineklerin öldürülmesi köpeklerin öldürülmesi kadar kötü değildir.’’

Ben bu durumu şuna benzetiyorum. Diyelimki 90’ların Türkiye’sinde yaşıyoruz, Çiller dönemi vs ve idam cezası hala devam ediyor. Biz de idama kesinlikle, tavizsiz olarak karşı çıkan kişileriz. O esnada mahkeme, çok sevilen bir Türk’e bir sebepten idam cezası veriyor ve toplumda idama yönelik bir tartışma başlıyor. Bu sırada da bir grup ırkçı Türk, Türkler için idam cezasının uygulanmaması gerektiğini düşünerek ‘Türkler idam edilmesin’ diye bir kampanya başlatıyor. Dahası bu kitlenin epey bir çoğunluğu Türk olmayanların idam edilmesini umursamıyor, hadi diyelim ki bir kısmının da, örneğin Kürtlerin idam edilebilmesini talep ettiğini, bu yönde oy kullandığını biliyoruz. Biz idama her türlü karşıyız, Türklerin de, Kürtlerin de, Ermenilerin de, ne olursa olsun, kimsenin idam edilmesini istemiyoruz. Ama Türklerin idamına karşı çıkıp Türk olmayanların idamında sorun görmeyen veya bunu bizzat talep eden hareket çok kitlesel ve gerçekten toplumun ‘en azından’ bir kesimi için idamı kaldırabilir ve birileri de bunun bir adım olacağını düşünüyor. Bu durumda bu kitleyle bir arada eylem yapar mısınız? Birlikte eylem yaptığınızda, üzerinde ‘tüm idamlar yanlıştır’ yazan bir pankart taşımanız katıldığınız eylemin ırkçı bir eylem olduğu gerçeğini değiştirir mi? Yukarıdan bakıldığında, sadece bir ırk için idam cezasının kalkmasını isteyen ırkçı bir kalabalığa bir kişi daha olarak eklenmiş olmak etik olarak yanlış değil mi? Üstelik niçin etrafımda idam cezasının yanlış olduğunu anlatabileceğim sayısız insan varken, bunu yapmak için ırkçı bir etkinliğe katılayım ki? Bu soruya vereceğiniz yanıt, tek konulu kampanyalara katılıp veganlık anlatmaya vereceğiniz yanıtla aynı olmalı.

Ben bu eylemlerin içinde bulunmayı etik olarak yanlış bulur ve bu eylemlere katılmayı düşünen kişilere katılmamaları gerektiğini, bunun yerine tavizsiz olarak idama karşı kampanya yapmaya devam etmeleri gerektiğini söylerdim. Muhtemelen o zaman da, idam tamamen kalkana kadar sekterlik yapıyor olmakla suçlanırdım ama doğru olanın bu olduğunu bildiğimden bunu yapardım. Ben insanlar söz konusu olduğunda pek çoğumuzun bu tavrı takınacağını düşünüyorum. Hayvanlar söz konusu olduğunda da tavrımız bu olmalı, tek konulu eylemlere katılmak, bunların düzenleyicisi olmak, toplumda bulunan türcü önyargıları besler fakat bunun da ötesinde eylemler kendi içlerinde türcüdür. Bunların ‘veganlık anlatmakta’ işlevsel olduğunu düşünebilirsiniz, bunun böyle olmadığını düşünüyorum fakat diyelim ki böyle, o zaman başa dönüp sormak istiyorum, sadece işlevsel olduğunu düşündüğümüz için etik olmayan yöntemler kullanmak nasıl gerekçelendirilebilir? Ben gerekçelendirilemeyeceğini düşünüyorum. Hatta insanlık tarihindeki en yıkıcı fikirlerden birinin 'amaçlar araçları meşru kılar' fikri olduğunu düşünüyorum. Bu fikrin yarattığı felaketlerin örnekleri sınırsız...


"aksi takdirde avh benim için "devrimden sonra hallederiz." diyen tkp'li arkadaşların bu tavrını çağrıştırmaktan öteye gitmiyor. "devrim" burada "vegan dünya" oluyor"

TKP’nin tavrı ile abolisyonist veganların tavrı arasında şöyle bir fark var: TKP politikalarını tamamen güncel siyaset, AKP karşıtlığı, yurtseverlik vs. gibi güncel meseleler üzerine kurarken, devrimi sadece ve sadece bu politikalarını meşrulaştıracak bir retorik olarak kullanır. CHP’den hallice bir siyaset izler ama kendisini devrimci olma gerekçesiyle meşru kılar. Bu esnada Marksist anlamda devrimi mümkün kılacak fabrika örgütlenmeleri, sıkı disiplinli parti-örgüt-teori çalışması vs. gibi olmazsa olmaz unsurlar ikinci, üçüncü plana atılır hatta yok sayılır ve bütün enerji güncel reformist politikalara, öğrenci-aydın çeperinde sınırlı örgütlenme modelleriyle sınırlanır. Grupta TKP’liler varsa, lütfen alınmasınlar, bu diğer pek çok sol-sosyalist grup için de geçerlidir.

Ben TKP’nin ve diğer bir takım sol-sosyalist yapıların bu devrimci retoriğe bulanmış reformist tarzlarını hayvan hareketinde en çok PeTA, Vegan Outreach, Mercy for Animals gibi yeni refahçı grupların tavırlarına benzetiyorum. Zira bu gruplar da ‘hayvan özgürlüğü’ ya da ‘hayvan hakları’ için çalıştıklarını hatta ‘abolisyonist’ olduklarını (!) söylüyorlar, onlara sorduğunuzda, onların da amaçları ‘vegan bir dünya’, ancak tüm politikalarını reform çalışmaları ve kürk, belli hayvanlar üzerinde deney, fok avcılığı gibi keyfi olarak seçilmiş hayvan kullanımlarının ilgası gibi alanlar üzerinden yürütüyor, kurumsal istismarcılarla masaya oturuyor ve tüm kaynaklarını aslında hayvan istismarının devamı için harcıyorlar. Eğer tüm gücümüzü vegan bir dünyanın inşasına ayırmıyor ve tek konulu kampanyalar arasında mekik dokuyorsak bu aslında hayvan haklarına tıpkı TKP'nin devrime yaptığı muameleyi yaptığımızı gösterir. Oysa, nasıl ki TKP'nin yaptığının devrimcilik olduğunu düşünmüyorsam, tek konulu eylemlere katılmanın veganlık anlatma niyetiyle bile yapılsa kelime anlamıyla abolisyonist olmadıklarını düşünüyorum.

Abolisyonist veganlar ise bu noktada gerçekten devrimci olan gruplara benziyor. Elbette bizim amaçladığımız Lenin’inki gibi bir devrim değil, o yüzden yöntemlerimiz ve etik bulduğumuz değerler farklı. Fakat ‘vegan dünya’ sadece bir hayal ya da retorik olarak ortaya attığımız bir ütopya değil. Amacımızı ortaya koyuyoruz ve bu amaca nasıl ulaşacağımıza dair bir pusulamız ve yol haritamız var. Her günümüzün pratiklerini, gerek teorik bilincimizi yükseltmek, gerek daha fazla insana mesajımızı ulaştırmak için yollar aramak, gerek insanlarla veganlık yönünde dönüştürücü diyaloglara girmek için düzenliyoruz. Yukarıda kısaca yazdığım 3+1 adımlı aktivizm herhangi bir şeyi devrimden sonra halletmek üzere ertelemiyor ancak sorunun kökenini tespit ediyor ve orayı hedef alıyor.

"biri gözünüzün önünde bir köpeği döverse onu uyarmanız veganlığınızı yok etmez. uyarırken bu kişiye veganlık anlatırsınız. kişinin köpeğe şiddet uygulaması o an sizin o kişiye yönelmenize ve hayvanların mal, kaynak -ve şiddet uygulayabileceğimiz bireyler- olmadığını anlatmanıza vesile olmuştur."

Takdir edersin ki bu söylediğinle, bir tek konulu eylem düzenlemek birbirinden farklıdır.

"hayvan satan üretici ile bir derdi olmadığını beyan eden avh"

Bu ifadeni neye dayandırdığını, bu beyanı nerede gerçekleştirdiğimizi merak ettim doğrusu. Doğrusu şu olacak; abolisyonistler kurumsal istismarcıların toplumda varolan talebi karşıladıklarının ve bunu yaparken de hayvanları bir mal olarak gören paradigmanın içinden yaptıklarının farkındadır. Ayrıca, 80lerden itibaren kurumsal istismarcılara yönelik boykot, protesto vs. gerçekleştiren grupların önünde sonunda bu kurumlarla masaya oturduklarını gözlemleyecek kadar hayvan hareketinin geçmişine hakimdir. Piyasanın ahlakı yoktur, sattığı malın ne olduğuna bakmaz, kaç para ettiğine bakar ve hayvanlar piyasa için maldır. Kurumları bunu yapmaması için eğitemeyiz, ancak insanlar dönüştüğünde kurumlar da bunu yapmazlar. Bu yüzden arza değil, talebe odaklanmak gerektiği gibi problemin bireylerin tercihleri değil de kurumlar olduğu gibi sorumluluk atmaya yönlendiren bir yanılgıyı yaygınlaştırmamak gerekir. Bu, kurumsal istismarcılarla derdimiz olmadığı anlamına gelmez, bu kurumsal istismarcılara yönelik eylemler gerçekleştirmeyi yöntem olarak işlevsiz ve zarar verici bulduğumuz anlamına gelir.

"sokak eylemleri de hayvan özgürlüğünü bütünsel olarak ele almak için bir vesile ve mecradır"
-Evet ve sokakta stant açmak bir sokak eylemidir ve bu sebeple bu eylemi teşvik ediyoruz. Fakat yukarıda açıkladığım gibi bizim devletten ya da şirketlerden etik davranmasını beklemek gbi bir derdimiz olamayacağından, devletten taleplerde bulunan grupların yöntemlerini tekrarlamayız. (Yukarıda sokak protestolarının uzlaşmaz eylemler olduğunu yazmışsın, buna katılmıyorum. Hemen hemen her sokak eylemi bir talep etrafında gerçekleştirilir ve bu talep de genellikle hükümete ya da devlete yöneliktir, grevler işverene yönelik gerçekleştirilir ve tüm bunlarda aslında bir noktada uzlaşma beklentisi vardır. Bunda düzeni zor kullanarak değiştirmeye yönelik eylemleri hariç tutuyorum fakat bunlar da sokak protestosu olarak adlandırılamayacak, devasa, kitlesel eylemlerdir. Bunlar bile belli kesimlerle uzlaşma anlamına gelebilir. Hayvan hareketinin kurumsal istismarcıları protesto etmekte masaya oturmaya geçme hikayeleri için Francione'un 1996 tarihli Rain Without Thunder kitabı iyi bir kaynaktır.) PeTA, McDonalds önünde eylem yapabilir çünkü McDonalds'ı büyük kafesler kullanmaya ikna etmek gibi bir derdi vardır. Biz McDonalds'ı ikna etmek gibi bir yol izlemeyiz, bu anlamsızdır ve dahası zarar verir. Bizim, hükümetlerden, devletlerden ya da şirketlerden taleplerde bulunan eylem formlarını tekrar etmek yerine insanlarla samimi ve anlamlı diyaloglar kuran eylemler düzenlememiz gerekir. Bunun iyi bir yolunun sokak stantları olduğunu düşünüyoruz. Bu başka yollar olamaz demek değildir.

Söylediğin birkaç şeye daha itirazım var ama sanırım bir facebook postu için fazla uzun yazdım. Şimdilik burada duruyorum.

Bütün bu yazıyı buraya kadar okumuş olan birileri varsa,www.abolisyonistveganhareket.org/teori sayfasına da göz atmasını öneririm, bu söylediklerimin ayrıntılandırılmış olarak anlatıldığı çok sayıda makaleye rastlayabilirsiniz.

Dipnotlar:

(1) Bir önceki yorumda yer alan ifadem şu şekildeydi: Fakat bugünlerde 'hayvan özgürlüğü' hareketinin bazı unsurları 'ezilen hayvan istismarcılarıyla' el ele verip, sonra da 'hayvanlar belki hala köle ama en azından ölmüyorlar' diye zaferler ilan ediyorsa, bize köle hayvanları bir efendiden diğer daha nazik ve daha ezilen efendiye teslim etmenin bir zafer olduğuna ikna etmeye çalışıyorsa böylece hem havyanların taşımacılıkta istismarına 'hayvan özgürlükçülerinin' de destek verdiği meşru bir zemin sunuyor hem de hayvan istismarcılarının kendilerini ifade etme ve vicdan rahatlatma araçlarının inşasını toplumu değiştirmenin önüne koyuyorsa burada gözden geçirilecek gerçekten çok ama çok şey var demektir. [...] Pek çok vegan, hayvan hakları savunucularına 'siz şu değil, bu değilsiniz' diyenlerin, kendisi hayvan istismarcısı olup da hayvan savunucusu kesilen kesimlere dönüp de 'vegan olun, sorunun kaynağını dışarılarda aramayın, sorunun kaynağı sizsiniz' demekten imtina eden, hayvan istismarcılarıyla birlikte tek konulu ilkesiz ittifaklar kuran, naveganlarla birlikte 'kurumsal istismar mekanlarına' yönelik eylemler düzenleyen anlayışı kabullenmiyor hatta bu anlayışın problemin bir parçası olduğunu görüyor. [Yukarı dön]

20150317

Diken.com.tr'nin Yayınlamadığı Açık Mektup


Diken.com.tr adresli haber ve yorum sitesi iki gün önce kedilerin hayvansal olmayan mamalarla beslenmesi için uygun mamaların piyasaya sürülmesini talep eden bir kampanya hakkında Twiter'da yer alan bir tartışmadan yola çıkarak bir haber yapmıştı. Bu haber ile Diken, başlığından bazı veganların kedileri hayvansal olmayan mamalarla beslemesinin "İnsan kibrinin son noktası" olduğunu öne sürmüş, ekran görüntüsü olarak yayınladığı tüm tweetleri de veganların düşüncelerini ve yanıtlarını içermeyecek şekilde özellikle veganlara hakaret ve küçümseme içeren tweetler arasından seçmişti. Hatta  içerisinde kedileri hayvansal ürünlerle beslemeyen veganları sözümona mizahi bir şekilde şiddetle tehdit eden bir tweet de screenshot olarak paylaşılmıştı.


Diken.com.tr'nin seçtiği tweetlerden biri




Yine de dün sabah saatlerinde, aşağıda paylaşacağım yazıyı yazarak Diken.com.tr editörlerine gönderdim ve yayınlamalarını rica ettim. Bunu yapmamın sebebi, Diken editörlerinin hayvanları önemsiyor olabilecekleri, veganlık hakkında bilgilerinin yetersiz olabileceği ve yaptığımız davranışın hayvanlara zarar verdiğini düşünüyor olma ihtimalleriydi . Fakat iki gündür, ısrarla belediyelerin ya da devletlerin zarar verdiği kedi ve köpekler, iple çekilen at, inşaattan kötü etkilenen kuşlar gibi haberlere yer vererek hayvanlara karşı bir duyarlılığa sahip oldukları imajını yaratmaya çalışan Diken, milyarlarca hayvanın kendileri dahil tüm naveganlar tarafından sistematik olarak istismar edilmesini sıradan bir durum olarak görmeye ve göstermeye devam ediyor. Ne yazık ki, pek çok zaman gözlemlediğimiz gibi, tek konulu kampanyalar bu gibi kişi ve kurumların hayvanlara duyarlı görünmeleri ve vegan argümanları yok saymalarının bir aracı olarak işlev görmekte. 

İlgili yazı aşağıdadır:


Bir Vegandan Diken’e ve Okurlarına Mektup

Sevgili Diken okurları, yazarları ve Twitter ahalisi;


Dün önce Diken’de çıkan “Twitter ‘vegan kedi maması’ kampanyasını tartışıyor: ‘İnsan kibrinin son noktası’” başlıklı yazıyı ardından da Twitter’da yazılıp çizilenleri okuduğumda ortada konuşulmayan, Twitter’ın 140 karakterlik alanında anlatılamamış olan pek çok şeyin olduğunu düşündüm.

Böyle bir talebin olmasının kimilerinizi çok kızdırdığını görüyorum. Hatta Diken’in habere taşıdığı kişilerden biri kedileri-köpekleri vegan mamayla besleyen kişileri bulup onları hindistan ceviziyle ‘döveceğini’ dahi yazmış.

Şimdi, bu kızgınlığın sebebinin aslında bir takım kişilerin keyfi olarak hayvanlara zarar vereceğini düşünüyor olmamız olduğuna inanıyorum. Vegan mama gerçekten hayvanlara zarar verir mi, vermez mi meselesini sona bırakıp paylaştığımız bu değere biraz daha odaklanmak istiyorum. Birilerinin hayvanlara keyfi olarak zarar vermesinin yanlış olduğuna inanıyoruz ve bunu yapma ihtimali olduğunu düşündüğümüz kişilere tepki duyuyor ve hatta öfkeleniyoruz.


Bu pek çoğumuzun paylaştığı bir değer. Hayvanlara ortada bir zorunluluk olmadığı halde zarar vermenin ya da onları öldürmenin yanlış olduğu, adil olmadığı düşüncesi hemen hemen herkesin paylaştığı az sayıda etik değerden biridir. Fakat sorun, bu değerleri gerçekte uygulamıyor olmamızda.


Damak zevki, giyim-kuşam anlayışı, eğlence gibi gerekçelerle hayvanlara zarar veriyor ve onları öldürüyoruz. Peki bunlar birer zorunluluk sayılabilir mi? Yalnızca damak zevkimiz, yani hayvan sütü, yumurta, hayvan eti, bal gibi hayvansal gıdaları elde etmek için her yıl 56 milyar kara hayvanı öldürülüyor. Kara hayvanı yazıyorum, çünkü deniz hayvanları hakkında böyle istatistikler tutulamıyor, ancak sayılarının onlarca kat olduğu tahmin ediliyor. Bu öldürmeler tamamen keyfi, çünkü artık ana akım sağlık ve beslenme otoriteleri dahi doğru planlanmış bir vegan beslenme biçiminin yeterli olması bir yana, hayvansal ürünler içeren bir beslenmeye göre sağlık açısından avantajlara sahip bir beslenme olduğunu savunuyor. Yani hayvanları gıda kaynağı olarak kullanmak için ortada damak zevkimizden başka bir sebep yok. (Örneğin Amerikan Beslenme Derneği’nin konu hakkındaki raporu incelenebilir http://bit.ly/1Fq03KG)

Gıda kaynağı olarak kullanmak üzere ölümüne yol açtığımız, inekler, koyunlar, tavuklar, balıklar, tıpkı vegan beslendiği için zarar görebileceğini varsaydığımız için öfkelendiğimiz kediler gibi hissedebilir varlıklar, acı çekebiliyorlar ve kendi yaşamlarının farkındalar. Kedilerden, köpeklerden hiçbir farkları yok. Aralarında yaptığımız ayrım sadece keyfi bir takım inançlara dayanıyor, aynı inançlar başka bir kültürde de kedilerin ve köpeklerin yiyecek olarak görülmesine yol açabiliyor.

Hiçbir zorunluluğumuz olmadığı halde çok sayıda hayvana keyfi gerekçelerle zarar veriyor, onları öldürüyoruz çünkü, kültürümüz bunu yapmayı destekliyor, böylesi daha kolay geliyor, farklı davrandığımızda toplum üzerimizde bir baskı oluşturuyor, böyle yapmaya alışkınız vs. vs. Bir dizi sebep sayılabilir fakat bu sebeplerin hiçbiri, kendi değerlerimizle çelişmek, yanlış olduğunu düşündüğümüz ve tepki gösterdiğimiz bir davranışı kendi hayatlarımızda sürdürmek yani keyfi sebeplerle hayvanlara zarar vermek ve onları öldürmek için haklı bir sebep teşkil etmiyor.

Veganlık, zaten pek çoğumuzun paylaşıyor olduğu değerlerin gerçekten uygulanmaya başlanmış hali. Eğer hayvanların nesne ya da eşya olmadığını, onlara karşı ahlaki sorumluluklarımız olduğunu düşünüyorsak, bu onları kendi malımız ya da kaynağımız olarak görmememizi gerektirir. Dolayısıyla da kendi keyfi çıkarlarımız için onların en temel haklarını çiğnemekten vazgeçer, hayvanları damak zevki, giyim-kuşam anlayışı, piyasaya çıkan yeni bir kozmetik ürününün denenmesi vs. için kullanarak istismar etmeyiz. Burada altın kural, tüm kullanımların istismar olmasıdır. Çünkü hayvanlar eşya değilse, onları kullanmak yanlıştır.

Bütün bunları konuştuğumuzda bazılarımızın aklına, hayvan eti tüketmemenin hayvanların haklarını ihlal etmemek için yeterli olabileceği fikri gelir çünkü yumurta ve süt ürünlerinin üretiminde hayvanların öldürülmediğini ve zarar görmediğini farz eder. Ya da üzerinde ‘insani’, ‘kafessiz’, ‘doğal’, ‘köy üretimi’ ya da ‘organik’ etiketi bulunan ürünleri tercih etmenin yeterli olacağını düşünür. Durum pek de böyle değil, etikette ne yazarsa yazsın bütün bunlar hayvanlar için hala büyük miktarda acı ve ölüm anlamına gelir; daha da önemlisi, bunların tamamı hayvanların birer eşya muamelesi ya da kaynak muamelesi görmesi anlamına gelir. Sorun hayvanları nasıl kullandığımız değil onları kullanıyor olmamızdır.

Belki bu güne kadar veganların, hayvanlar konusunu abarttığını, aşırıya kaçtığını düşünüyordunuz, fakat gördüğünüz gibi, aslında veganlık zaten en azından pek çoğumuzun doğru olduğunu düşündüğü değerlerin eyleme dökülmüş hali, ya da şöyle demek daha doğru olur, yanlış olduğunu düşündüğü eylemleri artık sürdürmeme hali. Bir de ortada, kendi inançları ya da kendi seçimleri gereği hayvanları kullanmayan ve adı da ‘veganlar’ olan bir cemaat yok. Hayvanlar, biz neye inanırsak inanalım ya da seçersek seçelim zaten birer eşya değiller. Dolayısıyla hayvanları istismar etmemek, yani kullanmamak hepimizin en temel sorumluluğu. Sözün özü şu: veganlık hayvanları önemsemenin en uç noktası değil, başlangıç noktası. Aslında hayvanları önemsemeye, onların bizim keyfimiz için kullanabileceğimiz, yararlanabileceğimiz kaynaklar değil de kendi içkin değerleri olan bireyler olduğunu tanıdığımızda ve bunu hayatımıza geçirdiğimizde başlıyoruz.

Velhasıl, bunun hepimizin sorumluluğu olduğunu söylemek, sizin de vegan olmanız gerektiğini söylemek anlamına geliyor. Eğer hayvan kullanmaya devam ediyorsanız buna son verebilirsiniz. Bu ne zor, ne pahalı, ne de sağlığınız için bir tehdit. Aksine, veganlık kolay, sağlıklı, hesaplı ve en önemlisi de, adil olan.

Gelelim yazının başındaki konuya. Elbette kedileri brokoli ile beslemek gibi bir fikrimiz yok. Kediler ve köpekler, tıpkı inekler, tavuklar, kuzular... gibi bundan 10 bin yıl kadar önce insanların kendi amaçları için evcilleştirdiği, seçici eşleştirme yoluyla kendi işine yarayacak belli özellikler kazandırıp kendisine bağımlı ve itaatkar kıldığı türler. Evcilleştirme denen sürecin sonunda bugün insan bakımına bağımlı hayvan türleri mevcut ve bu hayvanların bakımlarını üstlenmek gibi bir sorumluluk taşıyoruz. Bunu yaparken, önümüzde iki seçenek var: Bunlardan biri, bir hayvanı beslemek için başka hayvanların ölümünü desteklemek anlamına geliyor, diğer seçenek ise en az aynı miktarda sağlıklı ve kediler-köpekler tarafından keyifle yenen, fakat hiçbir hayvana zarar vermeden üretilen bir mama kullanmak. Neden ikincisini tercih etmeyelim? Bunun için hiçbir mantıklı sebep var mı gerçekten?

Merak etmeyin, kedilerin bakımını üstlenen veganlar onlara zarar gelmemesi konusunda en az vegan olmayanlar kadar hassas. Fakat, ahlaki sorumluluklarımız sadece kedilere karşı değil; tüm hayvanlara karşı ve bir hayvana bakıyor olmamız başka bir hayvana zarar vermemizi gerekçelendiremez. Ortada vegan bir seçenek varken bile bile şiddet ve istismar içereni seçmek ne etik ne de adil olur. Aklınıza yatmadı mı? Bu konuda daha ayrıntılı bilgileri içeren şöyle bir yazı da var.

Eğer bütün burada anlatılanlar ilginizi çektiyse ve tüm hayvan kullanımlarının birer istismar olması hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz, şu adresten bilgi edinebilirsiniz: www.NedenVegan.info

20150212

Kapitalistler, Veganlar, Bir Şeyler




Steve Best gibi retoriğin bol, ahlaki duyarlılığı harekete geçirecek ajitasyonun fazla miktarda, mantıklı argümanın ve elle tutulur politika önerisinin eser miktarda olduğu postmodern bir yazarın bu denli popüler olmasına şaşırmamak gerekli. Herhalde gezi sonrası kültürde ‘antikapitalist’ ifadesi, pop kültürde Taylor Swift’in popüler olduğu kadar popüler. Ve nasıl ki Taylor Swift’in şarkıları popüler olsalar da müzikal olarak yoksullarsa (Civil Wars’ın eşlik ettiği parça hariç) bu antikapitalizm iddiaları da kuramsal arka plandan aynı şekilde yoksun (Marksizm’in eşlik ettiği versiyonlar hariç!) Öyle ki, asgari ücretle işçi çalıştıran, kira ve vergi ödeyen, kentsel dönüşümün merkezinde bir yerde konumlanmış epey de pahalı bir kafenin sahibi esnaf kendini antikapitalist ilan edip bu sebeple tabağında yemek bırakan müşterilerini azarlıyor ve daha da komiği bu kabul görüyor!

Bu devirde hiç kimsenin Dr. Steve Best’i dinlemek varken Marx’ın Kapital’inden 10 sayfa bile okumayacağını bilsem de, en azından katılmak katılmamak bir yana rastladığım tek tutarlı kapitalizm eleştirisinin ve kapitalizmin sonu iddiasının Marx’ta olduğunu belirtmeliyim. Ve burada da veganlardan değil, işçi sınıfından bahsediliyor. Bu fikir ne kadar demode görünse de, bu tutarlı kapitalizmin sonu iddiasında kapitalizme meydan okuyabilecek bir toplumsal grup olarak işçi sınıfının öneriliyor olması nedensel bir şekilde açıklanıyor ve bunun da bir grup kararlı ve örgütlü işçinin ‘ha’ demesiyle değil de belli bir tarihsel momentumda kapitalizmin kendi iç çelişkileri yürütülemez hale geldiğinde mümkün olduğu öne sürülüyor ve okuyucuya işçi sınıfını keyfi bir şekilde başka ezilen gruplarıyla ikame etmemesi, işçilerin bu gücünün eziliyor olmalarından değil, ekonomideki kilit rollerinden kaynaklandığı hatırlatılıyor. Bu önemli. Elbette Marx kapitalizmi eski ve kalıplaşmış düşünceleri yıkması, dinleri ve tabuları zayıflatması, tarihte hiç görülmemiş dağıtım ağları oluşturması, yeniliklere ve serbestleşmeye olanak tanıması hatta bizzat bu yenilikleri destekliyor olması, serbest piyasanın bu yıkıcı ve yaratıcı gücünden de bahsediyor. Veganlığın feodal dönemde ortaya çıkmamış olmasına şaşmamalı.  Bu kapitalizm veganları sevdiği için değil de işte yukarıdaki özellikleri taşıdığı için böyle. Kapitalizm ‘veganları seven’ bir kişiymiş gibi değil de değişim değeri ve kâr dışında herhangi bir değere bağlılığı olmayan (bu yüzden de yıkıcı ve yaratıcı), arz-talep mekanizmasına göre işleyen, artı değer ve emek-sermaye çelişkisine dayanan bir sistem olarak anlaşıldığında anlaşılmış oluyor. Fakat dediğim gibi, moda olan bu değil. Moda dinde şeytan geçen yerlere kapitalizm yazıp oradan bir politikamsı üretmek.

Kapitalizmi yıkmak için işçi sınıfı yani üretici güçler vs. yerine tüketimi azaltmak gibi bir takım öneriler getiriliyor. (Bir de Haydar Baş’ın milli ekonomi modeli ile Yerli Malı Haftası arasında bir yerlerde duran Starbucks’a karşı Kurukahveci Mehmed Efendicilik var ki, hiç değinmiyorum). Tüketimde aşırıya kaçmayı yanlış bulmak hayvanların mal sayıldığı günümüzde vegan olsak da dolaylı yollardan hayvanlara zarar vereceğinden elbette yerinde bir ahlaki tepkidir. Fakat gelip de bunu ‘kapitalizme meydan okuyan bir fikir’ olarak sunmak saçmadır. Kitlelerin tüketimi azaltması kapitalizmi yıkmaz, en fazla (o da küçük bir ihtimalle) ekonomide durgunluk yaratır ki, son 100 yıldır kapitalizm ekonomide durgunlukla nasıl başa çıkacağını çok iyi biliyor: Keynes sağolsun, devleti güçlendirerek! Çöp karıştırarak veya pazardan alışveriş ederek kapitalizme meydan okuduğunu düşünmek ise güzel, naif bir düşünce olsa da, ‘tehlikeli’ sayılmaz. Tüketimi azaltmak ekonomik sistemi değiştirmeyecek ancak yerinde bir ahlaki tepkidir. İhtiyacınız olmadığı halde çöp karıştırmak ise gerçekten çöpteki yiyeceklere ihtiyaç duyacak kadar yoksul insanların ve çöpten beslenen kedilerin rızkına el koymak bile olabilir.

Ve deniyor ki, bir takım veganlar soya sütünün 3 liraya düşmesine sevindiklerine, 1 liraya düşmesineyse davul zurna bayram ettiklerine göre kesin kapitalisttirler, onlara yuh olsundur. Oysa bu duruma bakıp da bunu görmek tuhaf. Şunu da görebilirsiniz: seviniyorlar çünkü 12 liraya soya sütü alamayacak kadar yoksullar. İşçi sınıfının çoğu gibi haftada 6 gün, günde 8 saat çalışıp, günde 3 saati de yollarda geçirdiklerinden, 8 saat de uyusalar, yaşamak için kendilerine 5 saat kalmaktadır. Bu 5 saatin de bir kısmını yemek yiyerek, duş alarak, tuvalete giderek, diş fırçalayarak, sevişerek, şarkı söyleyerek vs. geçirmek gibi bir hakları olduğundan belki soya fasülyelerini suya koymak, kabuklarını soymak, sonra bir güzel mikserden geçirip kaynatmak, süzmek gibi işlemlere saatler ayırmak zorlarına gitmektedir. Fakat bilmektedirler ki aslında bir soya sütleri olsa sabah kahvaltısını mısır gevreğiyle yapabilecek, zeytin-ekmek ile simite bir alternatif bulup kahvaltılarında bir değişiklik yapabilceklerdir. Ne var ki, navegan iş arkadaşları BİM’den 1,5 liraya inek sütü alabiliyorken o ancak maliyeti çok daha düşük olan soya sütüne 12 lira verirse ya da saatlerini soya sütü yapmaya ayırırsa böyle bir kahvaltı yapabilecektir. Ayda bir kez alışverişe ayırdığı Pazar gününde soya sütü alsa acaba kahveme mi koysam, kahvaltı da mı yesem yoksa şu veganlığa ilgi duyan, soya sütü diye bir şey varmış o nasıl bir şey diye soran arkadaşıma mı tattırsam diye 10 kez düşünmesi gerekmekte, hangisini seçse aklında diğer ikisi kalmaktadır. Fakat aynı sırada ondan daha az çalışan birileri kolaylıkla 12 lira verip soya sütü alabilmektedir. Çünkü gelir dağılımı adaletsizdir ve onun işleri o kadar iyi gitmemektedir. Sonra bir akşam Veganİstanbul’da öğrenir ki yaşadığı yere yakın bir markette soya sütü onun da alabileceği bir fiyata düşmüştür. Bu akşam 3 paket alabilir, aklındaki o üç şeyi de yapabilir. Evet buna sevinir çünkü yoksuldur, çünkü başkalarının kolayca erişebildiği bir şeylere erişebilmiştir. Burada sisteme, düzene, gelir adaletsizliğine bir tepki görmüyorsanız, görmüyorsunuzdur! Dönüp ona ‘sen buna sevindin çünkü kapitalistsin’ diyenlere ancak gülüp geçecektir! Antikapitalistlerin, onun başkalarının kolayca ulaşabildiği şeylere ulaşamamasına değil, ulaşmasına karşı olduklarını görür ve onlarla birlikte hareket etmez. Onlara haklı olarak kızar. Tıpkı kendisine dışarıdan bilinç taşıma iddiasında olan sol partilere dönüp bakmayacağı gibi.

Ve başka bir şey: hayatımın bir sürü yılını sosyalist bir hareketin içinde geçirdim ve yüzlerce insanla kapitalizm üzerine toplantılarda, stantlarda, yürüyüşlerde, grevlerde vs. konuşma fırsatım oldu ve söyleyebilirim ki insanlara kapitalizm hakkında bir şeyler söylemek ve harekete geçirmek gibi bir derdi olan kimse dönüp de ‘Sizin kapitalizmle derdiniz yok’ diye lafa başlamaz. Bu genelde üniversite 1. sınıfta o kampüste popüler olan bir sol partiye üye olan henüz politik bilinç kazanmamış bir gencin sınıf arkadaşlarına karşı bir serzenişi olabilir, politik bir ikna ve dönüştürme aracı değil. Gerçekten mücadelenin içinde yer alan insanlar bilirler ki, kapitalizm kelimesiyle tanışmamış bir işçi bile emek-sermaye çelişkisinin, artı değerin ne olduğunu bilir. Bunları bu kelimelerle ifade etmez ama bunları anlattığı bir ifade mutlaka vardır. Bunlar beyaz yakalılar için daha dumanlıdır ama mavi yakalılar için nettir. ‘6 gün çalışıp maaşımı çıkarttım, şimdi 22 gün patrona çalışacağım’ der vs. İnsanlar bunları bilirler ve sorunun farkındadırlar. Ancak karşılarına çıkan ilk maceracı, ayakları yere basmayan ‘sistemi yıkma’ nutkuna gözü kapalı kapılmayacak kadar da akılları başlarındadır. Bu yüzden topluma dönüp de ‘sizin kapitalizmle derdiniz yok’ diyerek kendi ahlaki üstünlüğünüzü ispatlamaya çalışmak yerine, kapitalizmden ne anladığınızı, bu sistemi nasıl değiştirmeyi planladığınızı ve yerine ne koymanın daha iyi olacağını düşündüğünüzü anlatırsanız sizi dinlemek isteyenler çıkacaktır. Fakat yaşadığımız koşulları, hayatlarımızın ne şekillerde zor olduğunu, nelerle mücadele ettiğimizi bilmeden parmaklarınızı uzatıp suçlamalarda bulunduğunuz müddetçe sizi dinlemeyeceğiz. Çünkü dediğiniz şeyi ciddiye almadığınız belli oluyor.

Hele ki ABD’de bir üniversitede ders veren beyaz orta sınıf bir erkek parmağını bize çevirip daha radikal olmamızı, sistemi yıkmak için daha yıkıcı eylemlerde bulunmak gerektiğini falan öğütleyince gülüp geçiyoruz, ama sadece onun bu öğütlerini dinleyerek hapse düşen ya da vurulan gençler olabileceğini ve bu fedakar eylemlerin aslında hiçbir değişim yaratmayacak kahramanlıklar olduğunu, bu gençler kelimenin tam anlamıyla harcanırken, Best’in bir sonraki yılın ders programını hazırlamakla ya da bir sonraki yıkım çağrısı yapan konuşmasını hazırlamakla olduğunu hatırlayana kadar. Oysa bu insanlar bu postmodern şarlatana, bu akademik narodnike kulak vermek yerine bu enerjilerini öğrenmek ve öğretmek için, gerçek ve kalıcı bir taban hareketini inşa etmek için kullansalardı gerçek bir değişimin bir parçası olabilirlerdi. Değişen tek şey kötüye giden hayatları oldu.

Diyorlar ki veganlar soya sütü indirimine koştukları hevesle eylemlere koşmuyorlar ve bu çok kötü. Bence daha kötü olan bir şey var, o da veganların kedi-köpek ya da at eylemlerine koştukları hevesle veganlık anlatılacak olan stantlara koşmuyor olmaları. Bu da harekette ciddi bir türcülük sorunu olduğunu gösteriyor. Aynı türcülük sorunu, dönüp veganların kapitalizm karşıtı hareketlere veganlık anlatmak yerine veganlara antikapitalizm anlatmakla vakit geçiriyor olmalarının da bir sebebi olsa gerek. Zaten halihazırda bir avuç olan veganlar topluca antikapitalist olsalar bir yana Leninizmi benimseyip Bolşevik partiyi yeniden canlandırsalar bile ne değişir bilmiyorum ama antikapitalistler ve diğerleri vegan olmadığı müddetçe insan harici kişiler öldürülüyor ve yeni köle nesiller onların talebiyle dünyaya getiriliyor. Veganlar da sol gazetelere ‘veganlar çok burjuva, hepsi tüketim çılgını’ temalı röportaj ve deneme yazıları gönderiyorlar. Bu durum belli ki veganların soya sütü tüketimi kadar rahatsız edici gelmiyor. Tuhaf.


20150107

Şiddetin Araçsallığı Üzerine Kısa Bir Yorum

Tarihteki en vahim fikirlerden biri araçların etik anlamda (ya da ahlaki olarak) nötr bir değer taşıdıkları ve onların değerlerini belirleyenin kullanılacak oldukları amaç olduğu fikri ve bu fikrin çeşitli versiyonlarıydı. Böylece şiddetin, öldürmenin, işkence yapmanın ve bu gibi eylemlerin doğru ya da yanlış olarak değerlendirilemeyeceği, bu eylemlerin değerlerinin kime karşı ve ne amaçla yapıldığına göre belirlenebileceği fikri hakim olmuştu.
Bu öyle bir fikirdi ki, hem devletler ve egemen güçler tarafından benimseniyordu hem de muhalif hareketler tarafından, böylece bir tarafta ölümler, işkenceler ve tüm bu korkunç eylemler devletin bekası, bölünmez bütünlüğü gibi fikirlerle gerekçelendirilirken diğer tarafta da mağduriyetlerle, geleceğin adil ve eşit toplumunun (bu bazen komünist toplum, bazen şu ya da bu dinin gelmesiyle kurulacak toplum, bazen ''emperyalistleri kovacak'' olan ulusal bir kurtuluş hareketi vs.) vaadiyle vs. gerekçelendirilebiliyordu. Hatta egemenlerin bu söylemi alıp uygulaması da mümkündü, bir ülke demokrasi ve barış adına işgal edilebiliyor, en büyük katliamlar bu 'kutsal' ve 'yüce' değerlerle gerekçelendiriliyordu. Böylece egemenlerle diğerleri arasındaki bu konsensüs, bu küçük suç ortaklığı tarihteki en büyük fikri hegemonyalardan birine dönüştü. Böylece dünya kanlı elinin parmaklarıyla karşısındakini işaret eden ve 'Katil' diye bağıran politikacıların meşruluğuna bulandı.
Şimdi, bir grup fanatiğin bir mizah dergisini basıp en son gördüğüm kadarıyla 12 kişiyi öldürmesine bile ancak 'saçma bir karikatür için bu kadar kişi öldürülür mü?' diye karşı çıkarken, bu sebebi aklımız alamazken ve bu korkunç katliama itiraz ederken bile aslında yarın öbür gün birinin çıkıp da 'hayır, bu saldırıların sebebi aptal bir karikatür gibi görünebilir ama aslında altında İslam coğrafyasının yüzyıllardır emperyalist işgal ve saldırganlığın hedefi olması yatıyor' diye açıklamalar yapmasının da zeminini hazırlıyoruz (ki daha ölenlerin bedenleri soğumadan bunların yazıldığını görmeye başladım). Şiddetin amaçlarıyla ilişkisindeki irrasyonelliğe takılıp kalan düşünme alışkanlığımız şiddetin kendisini kınamaya asla varamıyor. Şurada bir bombalı saldırı olmuş haberini duyan pek çoğumuzun vereceği tepkiyi belirlemeden önce 'kim yapmış' sorusunu sorması gibi. Ölen bir çocuğun ardından bir yıl sonra hala elinde ekmek mi vardı yoksa taş mı vardı gibi saçmasapan bir tartışmaya çekilmeye çalışıldığımız gibi işte.
Dogmalardan sıyrılmak isterken göreceliliği bir dogma haline getirdiğimiz düşünsel dünyamızda, katliamlara 'kimin yaptığına' ve bunu 'neden yaptığına' bakmadan önce 'bu yanlıştır' diyemiyorsak, 12 kişinin katledilmesinin yanlışlığı bile bir 'tartışma konusu' olabiliyorsa, bir şeylerin fena halde ters gittiğini görmemiz gerekiyor. Ve bunu bir an önce yapmamız gerekiyor.
'Şiddet sorunun bir parçasıdır. Şiddet çözümün bir parçası olamaz. Şiddet, amaçlarından bağımsız olarak yanlıştır. Şiddeti açıkça reddetmeliyiz.' düşüncesi bugünün en az kabul gören, en ''marjinal'' düşüncesi. Şiddete ancak yakınlarımızın ya da kendimize kimlik olarak yakın bulduğumuz kişilerin başına gelince tepki veriyor ve geri kalanını sessizlikle bile olsa onaylıyorsak biz de sorunun bir parçasıyız.