20140730

"Fanta içenleri eleştireceğinize gidin de Coca Cola içenleri eleştirin."

Gary L. Francione, hayvan hakları söz konusu olduğunda, insan hakları için asla kabul edemeyeceğimiz bazı tavizlerde bulunuyorsak bunun temelinde türcülüğün yattığını tespit eder. Hayvan hareketinin bugünkü durumuna baktığımızda gerçekten de hareketin refahçı fikirlerin ve yeni refahçı taktiklerin etkisiyle devasa bir kafa karışıklığı hareketine dönüştüğünü ve büyük hayvan örgütlerinin çoğunun kurumsal hayvan sömürüsünün PR kanadı gibi hareket ettiği bir dönemde bunun altında yatan türcülüğü vurgulamak gerçekten çok önemli.

Daha da kötüsü, insan hakları ve diğer adalet mevzuları söz konusu olduğunda hepimizin güldüğü, yok artık bu da Zaytung haberi olabilir ancak dediği durumların benzerlerinin hayvan hareketinde gayet ciddi görüşler olarak savunuluyor olması. Bunun iki örneğini anlatacağım bu yazıda.

Coca Cola'yı boykot etmek amacıyla Fanta içen vali.

İsrail'in Gazze saldırılarını protesto etmek için Coca Cola'yı boykot etmenin gerçekten mantıklı olup olmadığı tartışmasını bir kenara bırakalım ve bu eylemi gerçekleştiren kişinin Coca Cola'nın gerçekten de İsrail devletinin maddi gelir kaynağı olduğu inancını taşıdığı ve bu sebeple Coca Cola içmeyi reddettiğini göz önünde bulunduralım. Hayvan hareketindeki söylemleri bu örneğe uygularsak bu durumda şu sözleri söylemek gerekir: 
"Evet, Coca Cola firmasının tüm ürünlerini boykot etmiyor olabilir ve Fanta içiyor olabilir. Ancak doğru yönde atılan her adımı desteklemeliyiz." 
"Eğer Coca Cola yerine Fanta içenleri eleştirirsek onları korkutup Coca Cola'ya dönmelerine sebep oluruz. Üstelik Fanta'yı da bu işin içine katmak bir miktar "ahlakçılık" olmuyor mu?"  
"Fanta içenleri eleştireceğinize gidin de Coca Cola içenleri eleştirin." 
"Değişimi adım adım gerçekleştirmek gerek, herkes önce Coca Cola'dan başlamalı." 
"Örneğin ben 10 yıl sadece Coca Cola içmedim ama o sırada Sprite, Fuse Tea, Cappy ve Fanta bol bol tükettim. Şimdi insanlara hepsini birden bırakmalarını öneremem." 
"Coca Cola boykotuna katılanlarla tüm Coca Cola ürünlerini boykot edenler arasında bölünme yaratmaya gerek yok, hepimiz aynı mücadelenin içerisindeyiz. Önce Coca Cola'yı bir ortadan kaldıralım, sonra sıra Fanta'ya da gelir, adım adım tüm İsrail'i boykot edeceğiz, ama şu an için çok erken." 
"Hem portakallı Schweppes çok pahalı, herkesin onu içmesini bekleyemeyiz." 
"Sizin gibi Fanta içenleri eleştirenler yüzünden insanlar boykottan soğuyor. Siz aslında insanlar Coca Cola da tüketsin istiyorsunuz." 
"Fantacılıktan firma boykotuna geçen insanlar tanıyorum."
Hiç kimse böyle şeyler söylemiyor. Hiç kimse. Ama aynı argümanları hayvan hareketine taşıyalım. Bilgiye erişimin gayet kolay olduğu bir dönemde artık hayvansal et ile diğer hayvansal ürünler arasında hiçbir farkın olmadığını internette yapabileceğiniz küçük bir aramayla öğrenebilirsiniz. Tüm hayvansal ürünler hayvanlar için acı ve ölüm demek ama daha da önemlisi mal ve kaynak olarak kullanılmaları, köle olmaları demek. Peki bu bilgilere sahip olduğumuz halde hayvan hareketi neden hala vejetaryenliği kabul edilebilir bir ahlaki pozisyon olarak kabul ediyor? Neden hala bir sürü sayfada, makalede, duyuruda, etkinlikte, örgütlenmede "vegan" ifadesi yerine "Vegan/Vejetaryen" ifadesi yer alıyor? Hayvansal et yemeyi reddeden ama peynir tüketen bir kişinin politik görüşleri sebebiyle (bunların doğruluğu ve geçerliliği tartışmasını bir kenara bırakırsak) Coca Cola içmeyi reddeden ve bunun yerine Fanta içen bir kişiden ne farkı var?

Bir farkı yok. Fark, insan hakları mücadelesinde asla kabul etmeyeceğimiz görüşleri hayvan hareketinde kabul edilebilir buluyor olmamız. İnsan hakları söz konusu olduğunda, başka insanlara bu hakları ihlal etmenin daha kabul edilebilir yolları olduğunu anlatmayı asla kabul etmeyiz ancak belli ki haklar başka türlerin hakları olduğunda bazı veganlar hayvan haklarının ihlallerini kabul edilebilir buluyorlar. Henüz vegan olmayanlara "et yememeyi" öneriyorlar, "en azından" vejetaryen olmalıymışız. Veganlığı savunanları ise "ahlakçı", "bölücü" ve "vegan olmayanlara kin duyan kişiler" olmakla suçluyorlar. "Şehirli bir vegandansa, köylü bir vejetaryeni tercih ederim" yazan bir vegan gördüm geçenlerde bir tartışmada, "o tercih senin değil, ihlal edilen hak senin değil" demek isterdim. Başkalarının haklarından taviz vermek bize düşmemeli.

(Ve bir dipnot: Bu benzetme, veganlığın bir "boykot" olduğunu ima etmiyor. Veganlık bir boykot değil, adaletin temeli olan bir sorumluluktur. Konu hakkında daha ayrıntılı bilgi için şu adresteki yazıyı okuyabilirsiniz.)

Uyuşturucuyla yakalanan Uyuşturucuyla Mücadele Derneği Başkanı

Bu haber gerçek miydi, sonrasında neler yaşandı bilemiyorum ama bir dönem sosyal medyada epey döndü. Herkes haberi çok gülünç bulmuştu, uyuşturucuyla mücadele eden bir kişinin evinde uyuşturucunun ne işi vardı, ah adeta bir Zaytung haberiydi.

Şimdi şöyle bir senaryo düşünelim; uyuşturucuyla mücadele alanında faaliyet gösteren bir derneğin iki üyesi bir konferansa katılıyor ve bu konferansın sonucunda bir metin ortaya çıkıyor. Bu metinde şu ifadeler yer alıyor "Uyuşturucuyla mücadele alanında etkin eylemlere katılan ama arada sırada bonzai gibi maddeler kullanan arkadaşlarımız da uyuşturucu karşıtı mücadelenin bir parçasıdır." Dolayısıyla bu derneğin başkanı da evinde uyuşturucu bulundurmayı problem olarak görmüyor. 

Söz konusu uyuşturucuysa ve insanlar verdikleri zararı kendilerine veriyorlarsa bu sözleri gülünç ancak zararsız bulabilirsiniz. Ancak konu kendimizden başkalarını ilgilendiren bir adalet meselesi olduğunda bu gülünç durum daha korkutucu bir hal alıyor. Neyse ki insan hakları mücadelesi hayvan hareketine benzemiyor da şöyle bildiriler ortaya çıkmıyor: "Arada bir eşcinsellere karşı şiddet eylemlerinde bulunan ama heteroseksizm karşıtı eylemlere katılan kişiler de bu hareketin bir parçasıdır", "arada bir taciz ve tecavüz gerçekleştiren ama tecavüzcülere yönelik eylemlere katılan kişiler de bu hareketin bir parçasıdır."

Ne yazık ki bu söylemler hayvan hareketi söz konusu olduğunda kabul edilebilir görülüyor. Yeryüzüne Özgürlük Derneği üyelerinin konuşmacı olarak katıldıkları bir konferansın sonucunda ortaya çıkan Rahatsız Veganlar bildirisinde şu sözler yer alıyor: 
"Tüketim biçimlerindeki farklara göre hayvan özgürlüğü hareketindeki bazı insanları değersizleştirmek baskıdır, vegan polisi oynamaktır. ABD’de ortaya çıkan yalnızca çöpten çıkarsa et yiyenler (freegan) veya yalnızca hayvan araba kazasında ölmüşse et yiyenler (roadkill vegan) gibi gruplara ne diyeceğiz?"
"“Tek yol veganizm” gibi söylemler kibirdir ve iktidar kokar; vegan olmayanları iter."
"Doğrudan eyleme geçen, sayısız hayvanı hapishane riskini göze alarak kurtaran ancak zaman zaman hayvansal ürün tüketebilen insanlar da elbette hayvan özgürlüğü hareketindendir"
"Eylemde hiçbir hayvanı öldürmeme esastır; eylemcilerin kişisel hayatta yumurta yiyip yememeleri kıstas değildir."
Terimleri değiştirelim ve kullanalım: "Uyuşturucuya karşı mücadele ederken kafanızın güzel olmaması yeterlidir, eve döndüğünüzde bonzai kullanmanız ise problem değildir.", "Uyuşturucu satıcılarına saldırıyorsanız, onlardan alışveriş ediyor olmanızı yargılayamayız, zira üzerinize düşeni yapıyorsunuz.", "Çocuk istismarı karşıtı eylem esnasında gözünüzü çocuklardan uzak tutun, eylem sonrasında ne yaptığınız ise sizi ilgilendirir, buna karışmak çocuk istismarı karşıtı polisi oynamaktır, ahlakçılıktır. Hem insanları tüketim alışkanlıklarına göre (örneğin çocuk pornosu satın alıp almadıklarına göre) değerlendiremeyiz." 

İyi ki insan hakları mücadelesinde böyle söylemler ortaya çıkmıyor. Ortaya çıksaydı muhtemelen hep beraber karşı çıkardık. Malesef hayvan mücadelesinde bu söylemler ana akım durumda. Malesef hayvanları savunduklarını iddia edenler, savunmasız olanların haklarını ihlal etmeleri için insanlara onay verdiklerini dünyaya duyurmayı çok önemsiyorlar.


Bu gazete küpürü gecmisgazete.com adresinden. Yıllar önce bu haberi yapanlar durumu fena halde gülünç bulmuş olmalılar. Bilmiyorlar ki, bugün hayvan hareketinde yaygın olan bakış açısı tam da bu. Avcılıkla peynir yemek arasında bir fark yok, ikisinin de zorunlu olduğunu öne süremeyiz, ikisi de zorunda olmadığımız ancak kimilerimizin gerçekleştirdiğinde zevk aldığı eylemler. Yani zevk için başkalarının hayatlarını ve haklarını hiçe saymak, ihlal etmek anlamına geliyor. Bu yüzden, hayvanlardan yana olmanın asgari koşulu vegan olmak. Hayvanları savunduğunu söyleyen bir derneğin başkanının avcı olduğunu öğrendiğimizde nasıl tepki veriyorsak ve bu derneğin hayvanlara bakışından şüphe duyuyorsak, bir dernek arada bir peynir yiyebileceğimizi söylediğinde de aynı tepkiyi verebiliyor olmalıyız.

Sonuç olarak, bu yazıda hep beraber gülünç bulduğumuz durumların hayvan hareketinde ne kadar kabul edilebilir bulunduğunu anlatmaya çalıştım. Neyse ki hayvan hareketi bundan ibaret değil. Bir yanda da veganlığı adaletin en temeli olarak savunan veganlar da var

Veganlık hayvan hakları söz konusu olduğunda savunmamız gereken son şey, ulaşabileceğimiz bir mertebe ya da bir "kişisel tercih" meselesi değil, hayvanlar için savunmamız gereken ilk ve en önemli şey, üstümüze düşen bir sorumluluk. Eğer henüz vegan değilseniz, şu adresten neden vegan olmanız gerektiğini, bu adresten ise nasıl vegan olabileceğinizi öğrenebilirsiniz.

20140728

"Ahlak" kelimesinin savunusu



Bazı kelimelerin kullanıldıkları sıklıkta anlamsızlaştıklarını ve bu anlamsızlığın muğlak bir olumsuzlukla doldurulduğu, ardından bu kavramların bir baskı ve susturma aygıtına dönüştürüldüklerini düşünüyorum. "Faşist" kelimesinin on yıllar boyunca gerekli gereksiz her yerde kullanıldığına şahit oluyoruz, üstelik gerçekten "faşist" düşüncelerle karşılaştığımızda bu kelimenin hiçbir ağırlığı kalmamış oluyor. Bir dönem "liberal" kelimesi (ve versiyonları) benzer şekilde kullanılmış, özellikle sol cenahta sol-ana-akım söyleminin dışında kalan her ifade ve eylem biçimi liberal olmakla "suçlanmıştı". Bu tarz örnekleri çoğaltmak mümkün, bu kullanım biçimleri genel olarak susturmak ve olumsuz bulunan bir kategori ile bir düşünceyi eşleştirip ifadeyi sessizleştirmek üzere işlev görüyor.

Dün akşam okuduğum bir yazıda 12 kere "ahlakçılık" kelimesinin geçtiğini görünce bu kelimenin de problemli bir hale geldiğini düşünmeye başladım. Yazıda pornografiye karşı olumsuz bir bakış açısı taşımakta olan ya da pornografinin "cinsiyetçiliği desteklediğini" savunan kişilerin aslında "ahlakçılık" yaptıkları öne sürülüyordu. (Bu yazıda bu konu üzerine düşüncelerimi belirtmeyeceğim.) Bu kelime ile daha önce YÖD ile ilişkili olan Sosyal Savaş dergisinin internet sitesinde de karşılaştmıştım. Bu kez, adaletin temeli olarak veganlığı savunmak "ahlakçılık yapmak" olarak tanımlanıyordu. Bu ifadeyi Peter Singer gibi kişilerin PeTA ve Mercy for Animals gibi kurumların veganlığı savunanlar için kullandıkları "moral-purity" ifadesi ile ilişkilendirmiştim. 

Her türlü yasağın, baskının, sansürün "genel ahlak kurallarının bozulmasına karşı önlem" üzerinden gerekçelendirildiği bir toplumsal yapı içerisinde "ahlak" kelimesine de olumsuz bir anlam yüklenmesinin anlaşılır olmakla birlikte, problemli olduğunu düşünüyorum. Bu noktada asıl soru şu, "genel ahlak" şeklinde dayatılan toplumsal baskıya karşı çıkmak, ahlaki göreceliliği savunmayı mı gerektiriyor. "Genel ahlak kimin ahlakı" sloganına katılmak, "ahlaki gerçekçilik" pozisyonunu reddetmeyi mi gerektiriyor? 

Slogan üzerinden soralım: Genel ahlak kimin ahlakı? "Genel ahlak" dendiğinde referans verilenin, temelde toplumsal ilişkiler içerisinde güçlü konumda bulunan, imtiyazlara sahip olan ve halihazırda varolan toplumsal düzenin sürmesinden çıkarı bulunan kimliklerin bu durumlarını sürdürmelerini sağlayan söylemler bütünü olduğunu görmek mümkün. Bu imtiyazlar ve düzenin hangi iktidar sahiplerinin çıkarına devam edeceği üzerine her daim süren müzakere genel ahlakın kodları üzerinde bir tartışmayı da mümkün kılıyor. Bu sebeple "genel ahlak" kavramının toplumda çoğunluğun değerlerini yansıtan bir dünya görüşü olduğunu söylemek yanıltıcı olur; genel ahlakı bir toplumun çevresinde yapılandığı güç ilişkilerinin ve çatışmalarının bir ifadesi olarak şekillenmiş bir söylemler bütünü olarak ifade etmek daha doğru olacaktır. Bu güç ilişkilerinin bir toplumsal azınlığın diğerleri üzerine kurduğu tahakküm şeklinde kurgulanmış olması zorunluluk taşımaz, çıkarlar "toplumu" oluşturan bireylerin çoğunluğunun bir toplumsal azınlık üzerine tahakkümü şeklini de alabilir, hatta bir söylem belli bir süre için toplumdaki tüm bireylerin çıkarına kabul edilebilir vs. Bu sebeple geleneksel ezen azınlık ve ezilen çoğunluk [biz %99uz] ayrımı üzerinden değil toplumsal konumlar/kimlikler/güç ilişkileri üzerinden bir okuma yapmak tüm baskının sorumluluğunu bir devlete, hükümete, bir sisteme ya da görünmez bir ideolojiye atmak yerine kendi sorumluluğumuzu ve feragat etmemiz gereken çıkarlarımızı ya da baskıya karşı mücadele ederken kullanabileceğimiz imtiyazlarımızı görmemizin de önünü açacaktır.

Bir önceki paragrafta "baskıya karşı mücadele" gibi bir ifade kullandım. Pekala, baskıya karşı mücadele etmek gerektiğini nereden çıkartıyorum? Baskıya karşı mücadele etmek gerektiği görüşü "ahlaki" bir görüştür. Çocuk istismarının, tecavüzün, ayrımcılığın, şiddetin, hayvan kullanımının, sömürünün vs. karşısında durmam için bunların "yanlış" olduğuna inanıyor olmam gerekir. Bunların yanlış olduğuna inanmak "ahlak" kapsamına girer ve ahlaki önermeler, sözgelimi bilimsel önermeler gibi gözlemlere ve deneylere dayanarak kanıtlanabilir önermeler değildir. 

Bu noktada "genel ahlak=ahlak" gibi bir denklem kuramayız. Genel ahlak, güç ilişkilerini ifade ediyor ve ahlak kavramı da bu güç ilişkilerinin tesisi ve sürdürülmesi amacıyla istismar ediliyor olabilir fakat bu bir tarafta "genel ahlak" ve onun tutucu savunucularının yer aldığı diğer tarafta ise "ahlaki görecelilik" ve postmodernizmin yer aldığı bir bölünme ile karşı karşıya olduğumuz ve bu iki taraftan birini seçmek durumunda olduğumuz anlamına gelmez. Genel ahlak=ahlak değildir. Ahlaki görecelilik ise radikal bir söyleme sahip gibi görünmekle birlikte, güç ilişkileri söz konusu olduğunda tıpkı "genel ahlak" anlayışı gibi bizi araçsız ve yöntemsiz bırakan bir karmaşıklıktır. 

Örneğin, acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmanın kötü bir şey olduğunu bilirim. Bu yanlıştır ancak neden yanlış olduğu bazı önkabüller olmadan kanıtlanamaz. 
"Acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmak kötüdür çünkü kimse zorunda olmadığı halde acı çekmek istemez."
"Pekala, fakat bir kişiye isteği dışında acı çektirmek neden yanlıştır?"
"Çünkü bu kişisel sınırları aşmak anlamına gelir."
"Kişisel sınırları kim belirliyor?"

Bu örnekte ahlaki göreceliliği savunanların, özellikle de postmodern görüşün savunucularının getirecekleri argüman, acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence yapmanın kötü olduğunu söyleyemeyeceğimizdir, çünkü acı çekmekten haz alan "mazoşist" bireyler de vardır ve böyle bir tanım yapmak bu kişilerin ötekileştirilmelerine ve gözardı edilmelerine sebep olur, söz söyleme hakları ellerinden alınır. (Oysa birisine işkence yapmak ile içerisinde acının da bulunduğu ve tarafların buna razı olduğu bir cinsel yaşantı arasındaki farkı göz önünde bulundurmak bu problemi çözmek için yeterlidir. İşkence görmeme hakkını savunmak, acıdan haz almanın yasaklanmasını savunmak anlamına gelmez) Göreceliliğin bir başka biçimi olan netice odaklı faydacı ahlak, işkencenin bireysel neticeleri bakımından kötü sonuçlar doğuruyor olması sebebiyle yanlış sayılma ihtimalini kabul eder ancak işkencenin kötü olduğu gibi bir kuralı kabul edemeyeceğimizi çünkü işkence ile elde edilebilecek bilgilerin çok daha fazla insanın hayatına olumlu etkileri olabileceğini öne sürer.

Genel ahlakın işkenceyle bir problemi yoktur. İşkence görüntüleri yayınlayan bir televizyon kanalı ceza almaz (öte yandan işkenceye karşı yayınlar yapan bir TV kanalının başı derde girebilir). Bunun bir örneği olarak işkenceci bir polisin yüceltildiği, dünyanın dört bir yanında yayınlanan 24 isimli diziyi verebiliriz. Dizi açık bir şekilde işkence olmadan ABD'nin "teröristlerden" korunamayacağı önermesini destekler ve bu sorun değildir. Ahlaki görecelilik, bu duruma karşı çıkmak için elimizde hiçbir araç bırakmaz. Ya da elimizde "ABD kapitalist-emperyalist bir ülke ve onun işkencelerine bu sebeple karşı çıkıyorum" gibi, temelde güç ilişkileri değiştiği durumda işkencenin başka bir iktidarın aracı olarak kullanılabileceği bir düzlem yaratır. Bu da görecelilik düzlemidir. 

Ahlaki gerçekçilik görüşü bu konuya başka bir bakış açısı getirir. Elbette "işkence yanlıştır" düşüncesi "sandalye kahverengidir" düşüncesinden farklı bir düşüncedir. Russ Schafer-Landau ahlaki gerçekçilik görüşünü şu şekilde tanımlamış: "Herhangi bir bakış açısı tercihinden bağımısz olan ahlaki doğrular süregelmektedir, bu ahlaki standartların sabitliği herhangi bir gerçek ya da varsayımsal bakış açısı tarafından onaylanmış olmalarından kaynaklanmaz" (there are moral truths that obtain independently of any preferred perspective, in the sense that the moral standards that fix the moral facts are not made true by virtue of their ratification within any given actual or hypothetical perspective).

Acı çekme kapasitesi olan bir kişiye işkence etmenin yanlış olduğunu, acı çekme kapasitesi olan canlılara zorunda olmadığımız halde acı çektirmenin yanlış olduğu önkabulü olmadan iddia edemeyebiliriz. Ancak bu, konu hakkında tamamıyla bir görecelilik olduğu anlamına gelmez ve işkenceyi savunmanın ahlaki pozisyonu ile işkenceye karşı çıkmanın ahlaki pozisyonunun aynı olduğu yani bu ikisinin eşit ahlaki değere sahip iki farklı görüş olduğunu öne sürmek işkenceyi meşrulaştırmak için yapılabilecek en harika hamledir. Tam da bu sebeple ayrımcılık ile ayrımcılık karşıtılığı, şiddet savunusu ile şiddetsizlik savunusu aynı ahlaki değere sahip görüşler olarak sunulur ve bu pozisyonlar ahlaktan ve hislerden bağımsız, bilimsel bir konumdan konuşulsun istenir. Bilim bana benden başkalarının da benim gibi acı çektiğini söyleyebilir ancak başkalarına acı çektirmemin yanlış olduğunu söyleyemez.

Böylece "genel ahlaka" karşı "ahlaksızlık" gibi bir konumu savunmak ya da ahlaki görüşlerin tamamını "ahlakçılık" gibi bir kavram ile susturmak ve geçersizleştirmek, başkalarının da acı çekebildiği, ayrımcılıklara maruz kaldığı, baskı altında olduğu bilgisini nesnel bir gözlem olarak edindiğimiz ancak bunlara karşı çıkmak için hiçbir meşru sebebimizin olmadığı bir düzlemde hapsolmamıza sebep olur. 

Bu yazıyı şu anda burada sonlandırıyorum fakat konu çok daha uzun ve karmaşık bir konu. Şu haliyle iddialarımın yüzeysel kaldığının farkındayım ancak bu bir makale değil çalakalem yazılmış bir blog yazısı. Konu hakkında önümüzdeki günlerde bir miktar daha yazabilirim.