20100129

I'd just be the catcher in the rye and all

"Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir. Ama öylesi pek bulunmuyor. Isak Denisen'a telefon etmekten çekinmezdim. Ring Lander'a da, ama D.B. bana onun ölmüş olduğunu söyledi. "

Holden Caulfied
Çavdar Tarlasında Çocuklar(YKY)
J.D. Salinger (1919-2010)anısına...

20100121

Habertürk'ün 20 Ocak'ı...

Bu dünün HaberTürk gazetesi. Yani 20 Ocak gününün. Bir gün önce 3 bin kişinin Hrant Dink'in öldürülmesini AGOS'un önünde protesto ettiği, protesto ederken bu cinayette gazetelerin, medyanın ne kadar önemli bir rol oynadığını dile getirdiği, taşıdıkları dövizlere yansıttıkları, hepsine lanet ettikleri gün. Cinayetin 3. yıl dönümünün sabahı.

Hrant'ı öldüren karanlık güçler ise belli ki öfkeliler, belli ki o karda kışta, üstelik üç yıl geçmişken ufak bir grubun temsili bir anma töreninden bir adım öteye gitmeyeceğini umuyorlardı 19 Ocak'ın. Öyle olmadı, asla da olmayacak. Ondan umudu kestiler belli ki. Şimdi başka bir şeyi kaşıyorlar.

Fatih Altaylı şimdi HaberTürk'ün başında. Hrant Dink öldürüldüğünde Sabah gazetesinin başındaydı. O gün sürmanşetten Rambo ASALA Militanı Gibi haberini veriyordu Altaylı, güya Rambo ASALA'nın övüldüğü bir filmde oynayacaktı vs. vs. Altaylı da köşesinde bu olaya değinmeyi es geçmiyordu.

Dün TARAF gazetesi BALYOZ isimli bir darbe planının belgelerini yayınladı. Hani şu 200 binimizin (Hrant'ın cenazesinde yürüyen 200 bin ile nasıl da benzer bir sayı değil mi!) Şükrü Saraçoğlu standında esir tutulacağı darbe planı, camilerin bombalanacağı ve Hrant Dink'in "kaleminin kırılacağı" darbe planı. Şimdiye kadar planlandığını gördüğümüz en kanlı plan.

Planın bir köşesinde bir de "yararlanılacak gazeteciler" var, tanıdık isimler, Metin Uca, Ertuğrul Özkök, Ruhat Mengi ve bunlar gibi 137 köşe yazarı, biri de elbette Fatih Altaylı. TSK ise bu kez reddetmeye dahi tenezzül etmedi, bunun bir tatbikat planı olduğu ve güvenlik için yapıldığını söyledi. Habertürk okuyucuları geç kalmamış, hemen haberin altına yorum yazmışlar "TSK ne yaparsa doğrudur" diye. (Eh, Altaylı da Ergenekon'la ilgili yazmaktan hiç bıkmadığı gibi "ya bu haber yalan çıkarsa" temalı kompozisyon ödevlerini sürdürmekle meşgul olmuş dün)

Ve dün, o pek modern, pek şehirli, pek kuşe kağıda basılı gazetenin manşeti sesleniyor, diyor ki "bakın Ermenistan soykırım şerhi koydu" ve haberin devamı gibi görülen bir haber hemen altta "Hrant Dink Cinayeti bir operasyondu". Bu haber başka bir gün manşete taşınmazdı, Hrant Dink'in davasıyla ilgili herhangi bir gelişme de ilk sayfaya konmazdı. Ancak Altaylı her zamanki gibi doğru günde doğru manşeti atmayı başarmıştı.

Dün gazeteyi bir caféde gördüğümde önce bağlantı kuramamıştım, sonra fark edince bağlantıyı kanım dondu. Bir yandan 2003'te planlanan korkunç bir planın detaylarını öğrenirken, bir yandan bugün oynanmakta olan bir oyunun emarelerini böyle açık açık görmek...

Geçen bahar Altaylı gazetesini çıkarırken şöyle söylemişti başlangıç yazısında: "Beni tanıyorsunuz, bizi tanıyorsunuz. 1 Nisan 2007’de kaldığımız yerden devam edeceğiz. Göreceksiniz."

Görüyoruz Altaylı, görüyoruz, gözümüzden kaçmadığına emin olabilirsin...

(TSK'nın "olağan" bulduğu ve artık eskisi gibi "sahtedir, yalandır" demeye dahi zahmet etmediği BALYOZ gibi, KAFES gibi planlara karşı 23 Ocak Cumartesi saat 15.00'da Darbeye Karşı 70 Milyon Adım Koalisyonu sokağa çıkacak. Yer: Tünel Meydanı)

20100119

Türk Milliyetçiliğinin "Ayna" Evresi

19 Ocak günü Hrant Dink'in anmasında çok anlamlı dövizler vardı, bir yüzlerinde "Katili Tanıyoruz" yazıyordu, diğer yüzlerinde ise Hrant Dink'i nasıl el ele verip hedef gösterdiklerini ifşa eden gazete manşetleri, sözler, alıntılar bulunuyordu. Mesela Ortadoğu denen o faşist gazetenin günlerce "Bakın Şu Ermeniye", "Kovun Bunları" gibi korkunç manşetleri, o dönemde İçişleri Bakanı olan Cemil Çiçek'in "Ermeni Konferansı düzenlemek vatanı sırtından hançerlemektir" sözü (ki konferans daha sonra Ergenekonlu teröristler tarafından basılıp engellenmişti), Ülkü Ocakları başkanının "Hrant Dink artık öfkemizin hedefidir, hedefimizdir" sözü ve daha niceleri.

Devlet geleneğimiz buna alışkındır, birilerini hedef göstermek sansür uygulamaktan daha işlevseldir, böylece suçlu devlet olmaz ama iktidar propaganda araçlarını kullanarak bir takım kişilerin düşman olduğuna dair bir "sağduyu" yaratır ve bu kişiler kendilerini savunamaz hale getirir.

Eskiden bu duruma gelmek için ağzınızı biraz açmanız yeterliydi. Mesela en basitinden Hrant Dink'in yaptığı gibi Ermenilerin var olduklarını yazmak sizi hedef haline getirmeye yeterdi. 19 Ocak 2007 ve iki gün sonrasında düzenlenen yüzbinlerce insanın yürüdüğü cenaze töreni bu durumu kırdı. Türk milliyetçiliğinin yekpare millet algısı sonsuza dek bozuldu. "Hepimiz Ermeniyiz" diyen ve "ne-mutlu-türküm-diyene" anlayışının dışına çıktığında düşman bellenecek olmayı umursamayan bu kadar çok insanın var olması 'öteki'nin hiçbir şey değilse bile var olduklarını kabul etmelerine yol açtı. Artık başka bir aşamadayız.

Kürt meselesi de böyle, ya da çok benzer. Bizzat Cumhurbaşkanı tarafından Kürt Sorununun var olduğunun deklare edilmesinin ardından değişim çok hızlı yaşandı. Geçen seneye kadar medyada bir adada zapdedilmiş bebek öldürmekten zevk alan bir canavar olarak karikatürize edilen Abdullah Öcalan ve PKK dahi tartışılır, üzerine konuşulur hale geldi. Kürtlerin hiç var olmadıkları -kendisini Kürt sanan yurttaşlar- düşüncesi bir kenara atıldı ve en azından Kürtlerle tartışılmaya başlandı.

Bu esnada beklenmedik bir durum oluştu. Yasal ve yasadışı, silahlı veya silahsız onlarca kurumu ve örgütü ile Kürt hareketi önceden basit bir şekilde "teröristler" veya "hainler" olarak görülürken, şimdi en az bir o kadar yanlış ve sorunlu bir bakış açısı ortaya çıktı: Kürtleri "güvercinler" ve "şahinler" olarak ikiye ayırmak. Artık Kürtlerin varlığı reddedilemiyordu, o halde "iyi Kürt" ve "kötü Kürt" diye bir ayrım yapma yoluna gidildi.

Bu ayrımı Kürt hareketinin hiçbir mensubundan duymadım, hatta okuduğum kadarıyla her fırsatta bu ayrımın var olduğunu yalanlamaktalar. Osman Baydemir böyle bir ayrımın olamayacağını olabilecek en sert biçimde dile getirdi hatırlarsınız. Bu ayrımı sanırım liberaller yaptı ilk olarak, sol kanattan bazıları da "şiddet yanlısı kürtler", "şiddet yanlısı olmayan kürtler" gibi daha da beter ifadelerle bu ayrımı kabullendi.

Bu ayrım yapıldıktan sonra, kendi ifadelerinden tamamen bağımsız olarak bazı DTP milletvekilleri, bazı Kürt yazarlar, aydınlar veya politikacılar güvercin ilan edildi bazıları ise şahin. Şahin ilan edilenlerden biri ise BDP milletvekili sayın Emine Ayna oldu.

Bugünlerde yine çok iyi tanıdığımız bu karalama odakları Emine Ayna'yı karalamak için çalışıyorlar. Ağzından ne çıksa cımbızla çekiyor, baş sayfalarına koyuyorlar. Hakkında olduk olmadık komplo teorileri üretiyorlar. En gariplerinden biri de DTP kapatıldığı zaman Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'a 5 yıl siyaset yasağı getirilmesi ve milletvekilliklerinin düşürülmesi ile ortaya atılan komplo teorisi idi. Güya devlet "güvercinleri" meclisten çıkarmış "şahinleri" mecliste tutmuş böylece çözümsüzlüğü kışkırtmıştı. İnsan kendi uydurduğu ayrıma bu kadar mı inanır??

Bu tür ayrımlar yapmak, Kürt hareketini böyle bölük pörçükmüş gibi göstermek kimin işine yarıyor, kimin elini güçlendiriyor? Kürt hareketi bunca yıldır halkıyla beraber tüm demokratik yolları kullanarak ve cezalara, sansürlere, yasaklamalara, baskılara rağmen her daim ayakta durarak ilerliyor. İçerisinde de şahinler, güvercinler vs. diye bir ayrım yok.

Eğer barışın gelmesini gerçekten istiyorsak yapmamız gereken şey Batıdan Kürtlere akıl vermek değildir, bu ancak ağabeylik taslayan modernist tutumun basit bir varyasyonu olur. Yapmamız gereken şey barışın sesini batıdan yükseltmek, barış isteyenleri birleştirmektir. Kürt hareketi zaten kendi yolunu buluyor, demokrasi ve barış mücadelesinden vazgeçmiyor. Şimdi batıdan güçlü bir ses çıkarmak gerek, milletvekillerime dokunma, halkın seçtiği belediye başkanlarına kelepçe takma, silahlı ve hukuki operasyonları durdur, kürt basınına baskı yapma diye hükümetimize baskı yapmanın zamanı.

Biz Ceylan Önkol öldürüldüğünde tam da bunu yaptık ve ilk defa batıdan barış sesi bu kadar güçlü yükseldi. Daha sonra bölgede öldürülen çocuklar için bir eylem gerçekleştirdik, sesimiz yine gür çıktı.

Ancak barışın gelmesinin önündeki en büyük engellerden biri Ergenekon çetesinin ve zihniyetinin varlığını sürdürmesi. Kontrgerilla dağıtılsın demek de, Ergenekon'da sonuna kadar gidilsin demek de en az "çocuklar ölmesin" demek kadar önemli.

Bence tek bir ayrım var; barışın gelmesini isteyenler ve savaşın devamını isteyenler. Ne kadar dillerinde barış var gibi gözükse de, Kürtleri "iyiler" ve "kötüler" olarak bölen bir anlayışın barış isteyen tarafta olduğunu düşünmüyorum.

Bu durum Emine Ayna'ya yöneltilen karalama kampanyasında savaş isteyenlerle bu ayrımı yapanların aynı tarafa düşmesinde somutlaştı, işte size Türk milliyetçiliğinin "Ayna" evresi...

19 Ocak 2007... 19 Ocak 2010

3 yıl önce bugün neler değişti? Ben değiştim, pek çoğumuz değiştik, sokaklar değişti, bu ülke, bu ülkeye olan bakışımız... değişti.

Değişmeyen şeyler de var, mesela birisi bu karanlık cinayetin üstünü örtme çabası. Daha ilk günlerde Ertuğrul Özkök'ün yazdığı "bu cinayet üç beş maceracının işidir" ana temasında süren bir dava başladı ve değişmemekte inat etti. Katillerin değil, cinayetlerin hesabını soranların cezalandırıldığı çarpık yargı sistemi devam etti.

18 Ocak günü başka bir gazetecinin katili serbest bırakıldı -Ağca- ve davulla zurnayla karşılandı. Üstelik çıkar çıkmaz insanlığın kaderinin ellerinde olduğunu falan açıkladı. BBC'ye göre bir İtalyan yayınevi ile hayatını yazması için milyonlarca dolara anlaşmış. Bu görüntüleri izlerken gelecekten korktum, Ogün Samast'ın serbest bırakılacağı ve davul zurnayla karşılanacağı, otobiyografisi için bir yığın para alacağı karanlık bir gelecekten. Sonra kızdım kendime, Kafes planını yapanlar, Hrant'ın ölümünü planlayanlar, hatta bu cinayetin adına "operasyon" deyip brifingler imzalayanlar değil ceza evine girmek devletten hala maaş almaktaydı. Bu cinayetin işlenmesinde çok değerli katkıları olan çok önemli bir takım şahsiyetler terfi üstüne terfi almaktaydı. O bir türlü gerçekten başlayamayan davanın savcıları ise bu belgeleri, bu kanıtları bir tarafa bırakıp avukatların tüm taleplerini reddetmekle meşgul oluyorlardı.

Şimdiden cinayetin azmettiricisi olarak bilinen Erhan Tuncel'in kendi yattığı cezaevine gardiyan olarak başvurusunun ön kabulünün yapıldığıyla ilgili bir haber var. Böyle bir görev için ise sadece KPSS sonucuna bakılıyor olması ise değişmeyenlerin arasında. (Bir de "adam KPSS'den 83 almış helal olsun" diye yorum yazan kayıtsızlıkta en önde Habertürk okuyucuları var tabii, hiç değişmiyorlar)

Ama en acısı Hrant'ın arkasından yürüyenlere ABD'nin oyununa geliyorsunuz diyen bir zihniyet vardı ve o da hiç değişmedi, aynen duruyor. Bugünlerde Hrant Dink'i öldürmeyi büyük bir darbe tezgahının ilk adımlarından biri olarak planlayanların yargılandığı ve yargılanacağı Ergenekon davasına fasa-fiso demekle meşguller. Kemal Kerinçsiz bugün demir parmaklıklar ardında Silivri'de yatıyor olmasaydı benzer planların gerçekleştirilmesi için o büyük çabalarını göstermeye devam ediyor olurdu. Kendisini mahkeme önü linçlerinden tanıyoruz, o linçlerde ona eşlik edenler bu günlerde Silivri'de protestolar düzenlemekle meşguller. Onların Yalçın Küçük imzalı paranoyak zihniyetlerinde hiçbir değişim olmadı, büyük ihtimalle de olmayacak.

Hrant Dink'i hedef haline getiren kocaman puntolar hiç değişmedi, yeni yeni hedefler bulmaya başladılar kendilerine. Son zamanlarda Emine Ayna'yı hedef seçtiler, ağzından çıkan her sözü çarpıta çarpıta yayınlıyor, sürekli hedef gösteriyorlar. Aradan geçen zamanda daha kaç kişi hedefi olmadı ki o kanlı manşetlerin, sürmanşetlerin. İsimler değişiyor, gazeteler değişiyor ancak zihniyet hep aynı, "bir aydını, politikacıyı ya da gazeteciyi gözüne kestir ve olabildiğince karala". Bu yöntemleri hiç değişmedi ve hiç değişmiyor.

Farklılıklara olan saldırganlık peki, o değişti mi? Çingenelere saldıran, DTP'yi taşlıyan ve kapatan, sokak ortasında göstericilere ateş açanlar da hiç bir yere gitmediler. Duruyorlar oldukları yerde.

Yalnız değişmeyen bir şey daha var:

Nasıl ki on binlerce insan daha o gün kimse çağrı yapmadan kendiliğinden sokağa çıktıysa, nasıl ki yüzbinler "hepimiz Ermeniyiz" dediyse, nasıl ki 11 duruşmanın 11inde de mahkemenin önünde nöbet tuttuysak yaz demeden kış demeden, bu 19 ocak'ta yine saat 14.30da AGOS'un önünde olacak, yine HEPİMİZ HRANT'IZ diye haykıracağız.

Üstelik bir şeyleri sonsuza dek değiştirmek için, içinde bulunduğumuz bu cehennemden bir cennet yaratmak için, tam da Hrant Dink'in dilediği gibi, Şişli'nin bir caddesinde hain bir kurşunla yarım kalan hayallerinde olduğu gibi....

Adaletin, kardeşliğin hüküm sürdüğü, onurlu bir hayat istiyorsanız, siz de bizimle olun.

Not: Yarın Şişli'deki Ergenekon Caddesi'nin ismi değişerek Hrant Dink caddesi yapılacak ve bir gün Ergenekon zihniyetinin hüküm sürdüğü tüm sokaklarda Hrant'ın barış ve kardeşlik dolu kalbinin hüküm süreceği günler düşlenecek.

20100106

Sosyal Şovenler için...

Solculuğunuzdan, sağcılarınızdan, yurtseverliğinizden, vatanseverliğinizden, ABD Defol'unuzudan, 6. Filonuzdan, Dev-Gencinizden, sıkılmış ve havaya kaldırılmış yumruklarınızdan, kalın sesli sloganlarınızdan, ince sesli slogan attıran kızlarınızdan, bıyıklarınızdan, kazaklarınızdan, HALK isimli uyduruk kavramınızdan, ikameciliğinizden, şiddet hayranlığınızdan, ilericiliğinizden, aydınlanmacılığınızdan, gericilerinizden, liboşlarınızdan, faşistlerinizden, faşizme karşı mücadelenizden, alfabenin harflerine bahşettiğiniz kutsallıklardan, diğer tüm putlarınızdan ve idollerinizden, peygamberleştirdiklerinizden, tam bağımsız Türkiye'nizden, kaygınızdan, öfkenizden, çoşkunuzdan, anti-emperyalizminizden, Mahir-Hüseyin-Ulaş'ınızdan, Kurtuluşa Kadar Savaşınızdan, taşınızdan, sopanızdan, afişlerinizden, kampanyalarınızdan, basın açıklamalarınızdan, açlık grevlerinizden, demokrasinizden, Stalinizminizden, Kemalizminizden, Ulusalcılığınızdan, "Bu Memleket Bizim"inizden, erkek egemen dilinizden, Kürtlere akıl hocalığı yapma hevesinizden, dini ritüellere dönüştürdüğünüz şiirlerinizden, bir oyun haline dönüştürdüğünüz devrimcilik simülakrınızdan, çok çok ciddi ama çok çok az şey söyleyen upuzun makalelerinizden, büyük büyük koskocaman laflarınızdan, iki sene içinde devrim olacakmış gibi davranmanızdan, dinlememenizden, yaftalamalarınızdan, 27 Mayıs darbesine ve 27 Nisan Muhtırasına duyduğunuz hayranlıktan, Che Guevera'nızdan, Küba'nızdan, İslamofobinizden, bir yandan laiklik diye ortalığı velveleye katıp bir yandan Hz.Hüseyin anısına aşure etkinliği düzenleyen çarpık zihniyetinizden, "Başörtüsüne karşı" oluşunuzdan ya da "karşı değiliz ama özgür bırakılsın diye de birşey de yapmayız"cılığınızdan, kırmızınızdan, işçi sınıfının en büyük problemi 1 Mayıs'ı tüketim merkezi Taksim'de kutlamakmış gibi davranmanızdan, Marksizmin olabilecek en aydınlanmacı, pozitivist ve mekanist yorumunu tek Marksizm yorumu gibi sunmanızdan (ve ondan bile sapmanızdan), Leninizmi Ne Yapmalı'ya indirgemenizden (ve hatta ondan bile sapmanızdan), yaşlılara saygıda kusur olmaz şeklindeki feodal, ölülere saygıda kusur olmaz temalı ilkel-dinî akıl tutulmanızdan, sembollerinizden, simgelerinizden, mail gruplarınızdan, bürokrasiye olan büyük sevdanızdan, ayrılmalarınızdan, birleşmelerinizden, fraksiyonlarınızdan, fraksiyonlar arası çatışmalarınızdan, küresel iklim değişikliğini bir burjuva yalanı sanmanızdan, Kemalizme karşı olan herkesi ya ABD'ci, ya şeriatçı sanmanızdan, Hrant Dink öldürüldüğünde sokağa taşan öfkeyi dahi ABD Emperyalizminin oyunu olarak görmenizden, bir sürü yoldaşınızın ölümüne sebep olan Ergenekon çetesi yargılanırken sırf iktidarda AKP var diye davaya destek verememenizden, Afganistan'da, Filistin'de, Irak'ta emperyalist işgallere karşı direnenlere sırf Müslüman örgütler oldukları için açıkça destek vermekten çekinmenizden, şimdi de açıkça ve utanmazca dile getirdiğiniz HOMOFOBİNİZDEN...
...bıktım ve bir Sosyalist olarak utanıyorum.
YETER!

20100104

Kendimi kitabın Lacan'cı analizini yaparken buldum, oysa sadece kitap hakkında güzel bir şeyler yazacaktım!


İş büyük laflar etmeye gelince sayfalar dolusu söz doldurmak kolay buraya ama iş ne zaman ki ufak tefek şeyler yazmaya geliyor, o zaman bunu bir zamanlar nasıl yaptığıma şaşırıp kalıyorum. Bir vakit bu blogta hırkamı kaybetsem kayda geçermişim, şimdi ya çarmıhtan ya soykırımdan bahsetmek şart olmuş iki üç kelime yazabilmem için. Dönüp okudum da şaştım kaldım! Benim banliyö blogum "devrimci kardeşimizin siyasi notları" blogu olmuş resmen.
Tamam, bu yazı kaybedilen şeylerle ilgili bir çocuk kitabı üzerine, üstelik oradan yola çıkıp çok önemli politik tespitler falan da yapmayacağım (ama söz veremem). Bu kitabın öyküsünü vakti zamanında Radikal'in kitap ekinden okumuştum, kitabı okuyunca da o öyküye konuşan bir silgi ve çocuksu bir romantizm hariç çok fazla bir şey katılmadı ama zaten kısa bir çocuk kitabından dünyayı sarsacak analizler bekleyecek kadar zevzeklik etmeye de lüzum yok. Kaldı ki, bu haliyle dahi aslında gayet sarsıcı bir takım analizleri var. (Yazı öykünün gidişatına dair bilgiler içeriyor, kitabı okumak isterseniz yazıyı okumayabilirsiniz)
Kitabın ismi Kayıp Şeyler Ülkesinde. Yapı Kredi'den çıkmış. (Ayrıca Yapı Kredi'nin dokuzyüzbin kitap bastık temalı reklamı oldukça moral bozucu bence, tamam siz o kadar bastınız da, bakalım biz o kadar okuyabiliyor muyuz? İnsan ömründe kaç kitap okuyabilir ya?)
Anahtarını kaybeden Can, uyurken Kayıp Şeyler Ülkesi isminde bir diyara yolculuk ediyor, burası kaybolan eşyaların ruhlarının bulunduğu bir yer. (Zira, maddi gerçeklik olarak kayboldukları yerde ikamet etmeye devam ediyorlar) Burada anahtarlarını ve hoşlandığı kızın kedisini buluyor. Daha sonraysa dedesinin hatıralarını.
Şimdi burada iki mesele var. Meselelerden ilki dedesiyle ilgili. Can'ın dedesi tüm hatıralarını unutmakta, Can dedesinin hafızasını kaybettiğini ve bu hafızayı da kayıp şeyler ülkesinde bulabileceğini düşünüyor. Hatta dedesi öldüğünde büyük annesi "Eşimi kaybettim" diyor ve Can orada dedesini dahi bulabileceğini düşünüyor. Tabii işler biraz daha farklı oluyor, dedesini ancak hatıralarda bulabileceği gibi bir sonuca bağlanıyor. Demek ki ölüm kayıp değil, ilginç bir kavramsallaştırma.
Diğer sorun ise Can ile ilgili ya da şöyle diyelim. Can neden o ülkeye girebiliyor? Çünkü oraya giren diğer herşey "kayıp": Otobüste unutulmuş bir şemsiye, yarısı kullanıldıktan sonra sıra altında bırakılmış bir silgi, kayıp bir anahtar, düşürülmüş bir kredi kartı vs. Ancak Can bildiğimiz kadarıyla kayıp değil, sadece eşyalarını kaybeden birisi.
O zaman benim aklıma gelen iki ihtimal var;
(i) Can aslında kayıp, çünkü bahsettiğimiz Can, dedesinin hatırası olan Can ve o hatıra kaybedildi, bu yüzden o ülkeye gidiyor. (Bunu destekleyen kanıt, dedesinin ölümünden sonra bir daha o ülkeye girememesi)
(ii) Ya da yazar toplumsal bir mesaj veriyor ve ilköğretime giden, hergün servisine geç kalan Can'ın bir kayıp olduğunu söylüyor (Bunu destekleyen kanıt Can'ın Kayıp Şeyler Ülkesi'nde öğrendikleriyle, deneyimledikleriyle dönüştüğü kişinin artık bir "kayıp" olmaması ve artık o ülkeye gidemiyor olması)
Ancak yazarın bu konuda bir açıklamasına rastlamadım. Bu iki ihtimaldense, bu ülkenin çocuğun fantezi dünyasında neye işaret ediyor olabileceğini tartışmak istiyorum.
Bir de tabii son zamanlarda Lacan'la fazla haşır neşir olmaktan kaynaklı, kayıp şeyler deyince aklımda Odipal çağırışımlar oluşuyor. Bu yaşlardaki bir çocuğun kafasını kayıp şeylere takması, bunlar üzerine düşünmesi, hatta "kayıp şey'in" bizzat kendisine dönüşmesi bana fazlasıyla fallik-ödipal bir çağırışım yaptı.
Bunu şöyle açalım; Can kitabın en başında anahtarını kaybediyor ve aklına gelen ilk şey ablasının anahtarını alıp bir çilingirde kopyalayabileceği. Anahtarı kaybettiği yer "okul" (sosyal düzen vs.) oysa öykü boyunca sosyal düzeni temsil edecek baba sahnede hiç bulunmuyor, babanın adı dahi yok metinde. Oysa kitabın başında annesi ile iletişim kurmaya çalıştığında üçüncü olarak onu engelleyen kişi ablası oluyor. Ablası annesine ulaşabiliyor, anahtarı ablasından kopyalamak istemesi şaşılacak bir şey değil.
Kayıp Şeyler Ülkesindeki ilk geceden sonra anahtarı ona annesi veriyor, koltuğun kenarında silgiyle beraber bulunmuş. Burada dikkat çekilecek şey şu; ablası anahtarı vermek için çöpleri hafta boyunca onun dışarı taşımasını istiyor. Annesi ise anahtarı verirken ondan odasını artık kendi temizlemesini istiyor. Her iki talebin de hijyenle çakışması anal dönem endişelerini çağırıyor olmalı. Eğer süperegoyu, babanın adını, ahlakı, toplumu kabul etmezsen cezalandırılırsın. Eğer toplumun kuralını (babanın adını) kabul etmezsen kastre edilirsin.
Zaten Kayıp Şeyler Ülkesindeki eşyalara da bakarsanız, hepsi toplum dışı tipler: sokaklarda deliler gibi bağırıyor, oyunlar oynuyor ya da şemsiye gibi katatonik bir şekilde ayakta dikiliyorlar. Can'ın oradaki arkadaşı (ve mantıklı konuşan tek kişi olan) silginin bir ucu kullanılmış, sivriyken daire olmuş (silgi kastre edilmiş, ödipus kompleksi bu!).
Bu arada Silgi ablasına ait. Silgi daha sahneye girer girmez bir ucunun sivriyken oval hale geldiği ve kurşun kalemden (fallik bir obje) dolayı karardığı anlatılıyor. Bu anlatı ufak bir çocuğun ödipal bir kastrasyonu ve vajinayı sembolleştirmesi değil mi? Kastre edilmiş kayıp eşya dişi ve daha da kötüsü ablası bu silgiyi sınavda bir çocuğa veriyor ve çocuk sıranın altında unutup gidiyor! Çok daha fallik bir nesne olan anahtar ise Can'a ait.
Dahası Kayıp Şeyler Ülkesine girmeyi başardığında ilk yaptığı şey hoşlandığı kızın kaybolan kedisini bularak ondan hafta sonu için bir buluşma kazanması. Yani karşı cinste "eksik" olan şeyi tamamlama yetisi kazandırıyor ona "Kayıp Şeyler". Artık hoşlandığı kızdan randevu alabilen, onun ihtiyacını karşılayabilen daha güçlü bir erkek, çünkü kayıp şeylere sınırsız bir bağlantısı var.
Sonuç olarak Kayıp Şeyler Ülkesi'nin, (şey kelimesinin argoda işaret edeceği penis gönderileni de dikkate alınarak) kayıp şeyi, Lacan'ın da anlattığı üzere Fallus olmalı. Can'ın orada bulduğu anahtar ise, evinin anahtarı değil, ergenliğe, erkekliğe girişin anahtarı. Bunu ona annesi veriyor, çünkü Baba'nın Adı'nı işaret eden daima annedir, babanın kendisi değil. (Buna da Lacan'cı oldu bitti derim ben!)
Bu meseleler bir yana (ki mesele dahi değil, tamamen benim zevzekliğim) yazarını tebrik etmek isterim, gerçekten ilk duyduğum günden beri merak ettiğim bir kitaptı ve Türkçe'de böyle bir kitabın yazılması heyecan verici. Yazarın yayımlanan ilk kitabı imiş, umarım devamı gelir.