20091127

Ergenekon saldırıya geçiyor

İzmir'de yaşananlar üzerine söz söylemek büyük bir sorumluluk istiyor. Yazılıp çizilenlere bakılınca korkmamak elde değil. Faşizm ve ırkçılık üzerine bazı sözleri etmek, bazı eski bilgileri gözden geçirmek ve nasıl şu günlere gelindiğini düşünmek gerekiyor.

Türkiye belli dönemlerde milliyetçi dalgalanmaların yaşandığı bir ülke. 2005'teki Mersin Bayrak Krizi ya da Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasına karşı Cumhuriyet Mitingleri dönemi ve Dağlıca-Aktütün baskınları döneminde sokaklarda sürdürülen Şehitler Ölmez yürüyüşleri böylesi dönemlerdi. Bugün biliyoruz ki bu eylemlerin tamamı (ve bu eylemlerle bağlantılı olarak gerçekleşen Hrant Dink cinayeti, Rahip Sonatro cinayeti gibi eylemler) Avrasya Çalışma Grubu, Cumhuriyet Çalışma Grubu gibi Ergenekon Terör Örgütü olarak bildiğimiz örgütün kollarının planladığı eylemler. En son ortaya çıkan Fethullah Gülen'i ve AK Partiyi Bitirme Planı ve Kafes Operasyonu planları da benzer planların yapılmaya ve uygulanmaya devam ettiğini gösteriyor.

Bir yandan da AK Parti tarafından sürdürülen siyasi reformlar (ya da son zamanların gözde deyimiyle açılımlar) bahsi geçen örgütün tasfiyesi ile mümkün oluyor. Geçen günlerde Süreyyya Evren'in Birgün'deki yazısında da işaret ettiği üzere reformlar güçlü taban hareketleri ile değil, yukarıdan aşağıya gerçekleştiriliyor. Bu da reformların darbeci bir güç tarafından geri alınmasının toplumda aynı tepkisizlikle karşılanacağına işaret edebilir ve bu tehlikeli bir durum. Ergenekoncu güçler de böyle düşündüklerinden (yani açılımı AKP'nin açılımı olarak göreceklerinden) komplolarına ve saldırılarına devam edecek ve saldırıya geçecektir. Geçtiklerini görüyoruz.

İstanbul'da kendisine Atatürkçü Parti ismini veren bir grubun dağıttığı İhanet Açılımına Hayır bildirileri ve İzmir'de DTP kortejine yapılan taşlı saldırıyı dün Çanakkale'de Kürtler Dışarı mitingine dönüşen bir kavga izledi. Bu milliyetçilerin daha önce başaramadıkları bir şeydi.

Etyen Mahçupyan bu ülkenin dinamiklerini çok güzel anlıyor ve yorumluyor. Ondan bir alıntı ile devam etmeyi uygun buluyorum:

"Cumhuriyet mitingleri tadında ama daha koyu kıvamda bir operasyonla karşı karşıyayız sanki. Tat aynı... İstiklal marşı, bayraklar, yürüyüş... Ama kıvamı koyu, çünkü bu kez karşıt olduklarınızla yüz yüzesiniz. Dolayısıyla taş anlamlı ve hele herkeste aynı boyda ve cinste taşların olması daha da anlamlı. Nitekim Taraf haberinin yan sütununda yer alan notlarda meselenin nasıl cemaatsel bir birlikteliğe denk düştüğü, hatta soldan bakanlar için ‘etno-sınıfsal’ olduğu açık. Birinin öldüğü haberi üzerine, “ölen Türk mü Kürt mü” diye soran kişiyi siz insanlığını unutmakla suçlayabilirsiniz, ama çağdaşlığın bir ritüele dönüştüğü noktada ‘insan’ zaten teferruat. Öte yandan olayı daha ‘gerçekçi’ bir biçimde algılayanlar da var: “Ciplerle şov yapıyorlar. Ben Türküm binemiyorum. Onlar neden biniyor” diye soran kişinin milli kimlikle araba tipi arasında oluşturduğu ilişkiyi de birçoğunuz yadırgayabilir. Oysa çağdaşlık zaten hak edilmemiş ama doğallaştırılmış bir kimliksel imtiyaz alanıdır. Yani ciplerle Türkler arasında nasıl doğal bir bağ varsa, Kürtlerin de üstü açık kamyonlarla bağı vardır. Çağdaşlık bu ayrışmayı sadece kuramsal alanda bırakmaz ve günlük hayatın reel ve sembolik diline de tahvil eder..."

İnternette İzmirlilerin konu hakkında yaptıkları yorumlara bir baktım da, Kürtlerin şehre göç etmesinin nasıl sokaklara çöp doldurduğunu, zaten Kürtlerin pis olduklarını, şehrin çirkin gecekondularla ve beton binalarla dolmasına sebep olduklarını söylüyorlar sürekli.

İzmir'de böylesi bir tepkiye -Alper Görmüş'ün Balçiçek Palmir'e yazdığı mailde de söylediği gibi- şaşırmamak gerek. CHP'nin yüksek oy aldığı bölgelerde benzer sözleri duymak mümkün. Sözgelimi şu Atatürkçü Parti de İstanbul'da bildirilerini Kadıköy, Maltepe civarlarında dağıtıyor.

AK Parti iktidarında gerçekleşen bir Kürt açılımı herhangi bir kemalistin kabusu. Zira Kemalist ölçütlerin bağlamının dışında (Yaşar Nuri Öztürkçü olmayan) bir dindarlık ve Kürtlük Kemalizmin iki ötekisi. Ülkemizi bölecekler ve Cumhuriyeti yıkacaklar tadındaki iki büyük paranoya birleşiyor. Yazılanlarda öyle çok söylem iç içe girmiş ki, devletin ideolojisini benimseyen ve o ideolojinin içerisinden konuşanlar olaylara neredeyse anlam veremediklerinden öfkeleniyorlar. Zira kendi akıllarınca Kürt halkından ayrı tuttukları "bebek katili teröristler" barıştan bahsederken, iktidar ülkenin dış politikasında düşmanlar üretmekten vazgeçiyor. Bu kemalist fikirlerin artık işlemez hale gelmesine sebep oluyor. Zira kemalist fikirler tamamen hiç bitmeyen bir Kurtuluş Savaşı seferberliğini meşru kılmak üzere inşa edilmiş fikirler. Herkes düşmandır ve Türkler tüm dünyaya karşı tek yürektir vs. vs. Oysa hiç de öyle olmadığı ortaya çıktıkça bu müthiş bir öfkeye sebep oluyor.

Bir süre önce buraya yıkılan Berlin Duvarı'nın ve sınırdan giren Kürt Barış Elçilerinin fotoğraflarını alt alta koymuştum. İki olayın benzer bir nitelik taşıdığına inanıyorum. İki olay benzerlik gösteriyor çünkü iki olayda da yukarıdan bir reform gerçekleştiriliyor ancak reform aşağıda hiç beklenmeyecek bir büyük sevinçle karşılanıyor. Süreyyya Evren'e bu açıdan katılamıyorum, zira açılım sadece yukarıdan aşağı gerçekleşmiyor. O olay yaşandığında sokaklara çıkan yüzbinlerce Kürt devleti korkutmuş, DTP şov yapıyor olmakla suçlanmıştı. Devlet bir yol açtı ancak yol toplumca tahmin edemeyecekleri kadar genişletildi. O kadar genişledi ki önünü kesmeye çalıştılar. Ergenekon meselesinde de böyle olması gerekirdi, keşke olsaydı.

İşte olan biten bu duruma kemalizm anlam veremiyor. Altan ÖYMEN'in "Ne zamandan beri Atatürk'ü savunmak suç oldu?" diye sorduğu naif soru da böylesi bir anlam verememezliğe sebep oluyor olsa gerek. Bir kemalist olmak istemezdim. Zira 1989-92 arası Stalinistler nasıl şaşkın bir halde idiyseler bugünlerde kemalistler de aynı şaşkınlığı yaşıyorlar.

Yaşamaları olumlu, hatta içinde bulundukları denizden çıkıp etrafı görmeleri de olumlu olur. Ancak bu şaşkınlık hali ve yaratacağı öfke yukarıdaki örneklerde olduğu gibi ırkçı-faşistlerce kitlesel eylemlere dönüştürülmek istenecek. Önümüzdeki günlerde toplumu provoke etmeye yönelik haberler gelirse hiç şaşırmam. TARAF'ta yayınlanan Kafes Operasyonu Eylem Planındaki şu ifadeler bugün olup bitenlerin nasıl da planlı olduklarını sezmemize yol açmaz mı?:

“Rahip Santoro, Malatya Zirve Yayınevi ve Hrant Dink operasyonları sonrasında, Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin irticai grupların hedefinde olduğu yönünde kamuoyu oluşmuş, ancak AKP tarafından, karşıt medyanın da desteğiyle, söz konusu olayların Ergenekon tarafından organize edildiği şeklinde yoğun propaganda faaliyetlerinde bulunulmuştur.”

"Operasyonları" diyor! O-pe-ras-yon-lar! Meğer bizden Hrant Dink öldürüldüğünde bunu Müslümanlardan bilmemiz bekleniyormuş. Tıpkı 2 Temmuz gibi ya da planlayıp gerçekleştiremedikleri Ankara Optimum Alışveriş Merkezi bombalı saldırısı gibi. Dağlıca, Aktütün, Mersin'deki bayrak yakma provokasyonu ve binlerce sayfalık Ergenekon İddianamelerindeki daha niceleri...

Yaşanan provokasyonların da benzeri operasyonlar olduğunu tahmin etmek gerekiyor ve tepki verirken bu şekilde tepki vermek, oyuna gelmemek gerekiyor.

Zamanında kimi solcularımız Cumhuriyet Mitinglerine destek veriyor, bize o mitingleri yerden yere vurduğumuz için tepki gösteriyorlardı. Bizse bu mitinglerin darbeci ve milliyetçi olduklarını ve dahası çok tehlikeli olduklarını söylüyorduk. Şimdi kim haklı ya?

İzmir'deki yoldaşlara ve demokratlara çok büyük işler düşüyor. Sadece İzmir'deki değil tüm Türkiye'deki barış yanlılarına ve vicdan sahiplerine. Ergenekoncular saldırıya geçiyor, geçecek. Son kalan güçlerini kullanacaklar. Onlara prim vermemek, her daim halkların kardeşliğini savunan barışın sesini yükseltmek gerek.

20091126

Ruhat Mengi, pardon ama, sana ne?

Buraya epeydir bir şey yazmıyordum, kafamı attıran olaylar olmadığından değil de herhangi bir şey yazmaya yetecek motivasyonu ve istekliliği bulamadığım için. Neyse ki az önce bir mail grubuna atılan linke tıkladım ve Ruhat Mengi'nin bir yazısının sonuna "yazmadan edemediği" iki üç paragrafı okudum. Şimdi ben de yazmadan edemeyeceğim, kendisine teşekkür borçluyum beni bu kadar kızdırmayı başarabildiği için.

Ne kendisini ne gazetesini takip ederim. Kendisinin ortalama bir kemalist görüşe sahip olduğuna kanaatim vardır. Beni kızdıran ise 26 Kasım'daki köşesinin son kısmı. Büyük ihtimalle bilmediğiniz üzere Türk Psikologlar Derneği (evet, bence de keşke Türk değil Türkiye Psikologlar Derneği olsaydı) Psikologlar Meslek Yasası için bir yürüyüş düzenledi. Zira Psikolog olmanın yasal olarak bir karşılığı hala bulunmuyor.

Ruhat Mengi de bu yürüyüşün haberlerini okumuş ancak haberin gazetelerde veriliş tarzından rahatsız olmuş. Bu nasıl psikolog? diye başlık attığı yazısını şu ifadeler ile sürdürmüş: "İstanbul birkaç gün önce psikologların eylemine sahne oldu” haberi birçok gazetede “aşırı dekolte, gece kulübü kıyafeti gibi bir kıyafet ve ağzı düdüklü” garip bir kadın fotoğrafı ile verildi. Normal olarak akademisyen veya doktorlar (daha doğrusu hangi meslek olursa olsun, çalışanları) bir sokak gösterisine asla böyle bir kıyafetle katılmazlar. Sanki özel olarak getirilip “alın size çağdaş, çalışan kadın görüntüsü” diye kalabalık grubun en önüne konmuş gibi... Herkesin ama özellikle çalışan kadınların bugüne kadar rastlanmamış bu görüntüyü çok garipsediğine hiç şüphem yok."

Bu kısacık paragraf üzerine şöylece bir söylem analizi uygulansa o kadar çok sonuç, o kadar çok anlam çıkar ki ve o anlamlar kemalizmin kadına, kadın özgürleşmesine bakışı açısına dair öyle çok şey anlatır ki...

Ruhat Hanım, önce "Bu nasıl psikolog?" ara başlığı ile bahsettiği fotoğraftaki kadını meslekten men ediyor. Ardından onu giyiminden ötürü garip diye adlandırıyor. Sonra normalin tanımını yapıyor. Sonra da çalışan kadınları ikame ettiğine olan tüm inancıyla hiç şüphe duymadan fotoğraftaki çağdaş çalışan kadın imajını kınıyor.

Yıllardır solun kimi kesimlerinin antikapitalist harekete yönelttiği eleştirinin bir benzeri, aynı kaynaktan beslendiği o kadar belli ki. O kaynak bizleri, hepimizi tek bir biçime sokmaya çalışan şu zihniyetin yansımaları. Böyle eyleme mi gelinir, böyle rengarenk eylem mi olur diye sordular yıllarca Küresel BAK'a. Zira eylemlere gitmenin, sokakta hak talep etmenin ön koşulu doğru giyinmekti. O doğru giyiniş tarzı da Modern Türkiye Devletinin arzu ettiği insan tipi olmaktan geçiyordu.

Bu zihniyetin başörtülü kızların okullarda kendi giyimleriyle eğitim almalarına da karşı çıktığına da emin olabilirsiniz. Aynı zihniyetin DTP kortejlerinde geleneksel kıyafetlerle yürüyen Kürt kadınlarına da burun kıvırdığına emin olabilirsiniz. Aynı zihniyetin rengarenk ve her kesimden insanın katıldığı Darbeye Karşı 70 Milyon Adım yürüyüşünü de Dindar-Manken İttifakı diyerek küçümsediklerine emin olabilirsiniz.

Onların istedikleri, tek tipleşmiş, seküler ve saf bir toplum; kimsenin sorun çıkarmadığı, herkesin aynı olduğu ve olması gerektiği gibi olduğu bir toplum, kemalist bir distopya. Ordu-devlet, ordu-millet anlayışının modern bir tezahürü!

Sokağa çıkıp hak talep etmek için kırmızı pantolonlarınızın üzerine beyaz t-shirtler veya beyaz pantolonlarınızın üzerine bayrak motifli t-shirtler giymelisiniz. Ah, bunu yapan İzmirli genç kızları en son gördüğümde DTP kortejini taşlıyorlardı. Cumhuriyet mitingi mensupları tek tip toplum istedikçe, toplum rengarenk olma iradesini kullanıyor ya, nasıl deliriyorlar, nasıl!

Ruhat Mengi yazısını "Yazmadan geçemedim doğrusu!" diyerek bitirmiş. Biliyoruz, geçemezdi de zaten. Geçemezdi.

Varsın geçemesin. Onların bu kafaları da artık Türkiye'de geçmiyor. Bu zihniyetin ölümü hızlanırken rengarenk bir toplum bir dalgınlık esnasında kuruluyor.

Bırakın bizi. Biz sokaklardayız, tüm farklılıklarımızla, tüm renklerimizle, tüm dillerimiz, tüm şarkılarımız ve tüm giyim tarzlarımızla, beraber, hep birlikte mücadele ediyoruz. Kimi zaman savaşa, kimi zaman küresel iklim değişikliğine, kimi zaman komplolarla siyaset yapmaya çalışan darbecilere karşı ama her zaman hak için, adalet için sokaklara çıkıyoruz. Bazen Hepimiz Ermeniyiz diyoruz, bazen Eşcinseller Vardır diyoruz, bazen Kürt Halkına Özgürlük diyor bazense hepimiz Başörtülü oluyoruz. Bazense mesleğimiz saygı görsün diye, her işçi sınıfı mensubu gibi, eylem yapıyoruz.

Üniformalarımız yok, olduğumuz gibiyiz. Şov yapmıyoruz, söz söylüyoruz. Söylediğimiz söze baksaydın keşke Ruhat Mengi.

Pardon ama, ne giydiğimizden, sana ne?

PS: Ruhat Mengi'nin saldırılarına hedef olan meslektaşıma buradan desteğimi iletmek isterim.

20091108

Chris Harman (1942 - 2009)

Socialist Worker gazetesinin ilk editörü ve Uluslararası Sosyalist Akım'ın en önemli teorisyenlerinden Chris Harman dün Kahire'de geçirdiği ani kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı.

Ölmeden önce yayınladığı son kitabı Zombi Kapitalizm idi ve bu kitabında her öldüğünde güya yeniden diriltilen kapitalizmin marksist bir analizini yapıyordu. Marksist bir teorisyen olarak yıllar boyunca Stalinizme, Thathcher ekolüne, neoliberalizme ve post modernizmin ilüzyonlarına karşı işçi sınıfının mücadelesini savundu. Aşağıdan Sosyalizmin ve anti kapitalist hareketin savunuculuğunu yaptı. Değerli kitabı A People's History of the World'de insanlık tarihinin sınıfsal bir anlatısını sundu. Sosyalist İşçi gazetesinde, International Socialism ve Socialist Review dergilerinde sayısız makaleye imzasını attı.

Geçen Mayıs ayında İstanbul Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Marksizm festivalinde konuğumuzdu. Emperyalizm ve Ekonomik Kriz üzerine yaptığı sunumda Gerçek Marksist Geleneğin dünya tasavvurunu anlatıyordu ve söylediği her söz burjuvazinin ve ulusalcıların yarattıkları bulanıklıkları siliyor, krizi ve hegemonya mücadelesini marksist bir netliğe kavuşturuyordu.

Önümüzdeki Perşembe Karakedi Kültür Merkezinde, Chris Harman'ın anısı ve mücadelesi üzerine bir toplantı olacak. Ekonomik kriz ve dünyadaki savaşlar sürerken "post modern dönem"e ait tezler bu günleri açıklamakta yetersiz kalırken devrimci Marksist fikirlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağız ve Chris Harman gibi, Tony Cliff gibi büyük teorisyenlerin eserlerini daha fazla okuyacağız.

20091101

katı olan herşey buharlaşıyor



Berlin, Kasım 1989



Habur, Ekim 2009