20090525

Şeriat ne, darbe ne?

Hrant Dink'i kimin öldürdüğünü biliyoruz. Hrant Dink eline silah almış bir faşist tarafından öldürülmedi. Türkiye tarihindeki tüm faşist cinayet ve katliamlarda olduğu gibi bu cinayet de devletin içine uzanan eli kanlı örgütlenmelerin uzun süren planlamaları sonucu gerçekleşti.Devlet denilen kurum varoldukça varolacak olan bu tarz örgütlenmelerin bugünkü tekabüliyeti Ergenekon Çetesi. Ortaya çıkan tüm deliller bunu gösteriyor ve her duruşmada Hrant'ın Arkadaşları "Malumu ilan edin, Hrant'ın katili Ergenekon çetesi" diye bağırıyorlar. 6 Temmuz'da yeniden mahkeme var ve yine bu sloganı haykıracaklar.

Ufuk Uras ise geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet mitingine dönüştürülen Türkan Saylan cenazesinde bir açıklama yaptı; "Hrant Dink’in cenazesine gelenler, buraya gelenler, 1 Mayıs’a gelenler 2 Temmuz’a gelenler alanlarda yan yana olanlar, siyasette yan yana olursa Türkan Hocamız'ı çok daha mutlu ederiz" diyor. Kendisi ya son zamanlarda gazete okumuyor, mecliste çok meşgul olduğundan gündemi takip edemez hale geldi ya da ilginç politik amaçları var -ben böyle olduğuna inanıyorum. 

Türkan Saylan'ın cenazesinde atılan slogan, kendisinin İzmir Cumhuriyet Mitingi'nde söylemek istediği ancak bu yüzden konuşturulmadığı iddia edilen "Ne Şeriat Ne Darbe" sloganı imiş. Türkan Saylan'ın 2007'de Star gazetesine verdiği röportajdan anlaşılıyor ki kendisinin darbe dediği yalnızca 12 Eylül ve 12 Mart ve ona göre 28 Şubat ve 27 Nisan olması gereken şeyler. Kaldı ki önermede "ne şeriat" mücadelesi ortalıktayken "ne darbe" kısmına dair pek bir çalışma yok. En fazla, "şeriatı ortadan kaldıralım ki darbe olmasın, ama şeriat olursa darbe de olsun" gibisinden bir fikir.

Ufuk Uras ve onun gibi bir takım kanaat önderleri Türkan Saylan'ın ne büyük bir bilim insanı olduğundan bahsediyorlar. Sayesinde kızlar okula gönderiliyormuş ve şimdi burslar kesilmiş. 30 bin kıza burs vermiş. Ancak şu unutulmasın, savunmakta olduğu başörtüsü yasağı sebebiyle 250 bin kıza disiplin cezası verilerek okuldan atıldı, bunun kat kat fazlası başörtülü kız disiplin cezası almadan okula girmekten vazgeçti ve kat kat kat kat fazlasının da her gün zulme maruz kalarak, inancına ihanet ettirilerek okula sokuluyor. "Haydi kızlar okula" derken "haydi kız" diye bir kadın tipi oluşturuluyor, "haydi kız olmayan kızlar" evlerine!

O cenaze töreninde en çok alkış alan şeylerden birisi Genelkurmay'dan gönderilen çelenk olmuş. Şimdi Genelkurmay her ölen bilim insanının cenazesine çelenk gönderiyor mu bilmiyorum ancak benim çevremde tanıdığım insanlar Genelkurmay'ın gönderdiği çelenklerden pek haz etmezler, çünkü kendileri "hâlâ" solcudur ve o Genelkurmay'ın neyi temsil ettiğinin çok da iyi bilincindedirler. 

Ergenekon'un avukatlığını üstlenen CHP'lilerin açtıkları devasa bayrak kime sesleniyordu peki? Ne anlama geliyordu?

Malesef ki DİSK genel başkanı olan Süleyman Çelebi imzası ile yayınlanan bildiride "AKP'den hesap sorulacağı" söyleniyordu o gün. DİSK, AKP'den hesap sormayı şimdi mi aklına getiriyor? İşsizlikten, ekonomik krizden, şundan bundan dolayı değil de eli kanlı katillerin ve onların ideolojik destekçilerinin yargılandığı bir davada Türkan Saylan'ın da evi arandığı için mi AKP'den hesap sormak aklına geliyor Çelebi beyefendinin? Kendisi 15 Şubat günü Birleşik Metal İş üyesi işçi kardeşlerimizin Ergenekonculara karşı çıkışlarını hatırlasınlar bir zahmet. Tabii kendileri bu davada "özellikle AKP karşıtı muhalefet yapan birtakım isimlerin “delilsiz” olarak peşinen suçlanmala" gibi sorunlar görmüyorlarsa hala! 

Öyle bir dönemdeyiz ki, Cumhuriyet Mitingleri yeniden başlatıldı, Cumhurbaşkanı'na dava açılıyor, toplumsal muhalefetin kanaat önderleri davadan şüphe duyduklarını açıklıyorlar, öyle bir dönemdeyiz ki bu kez daha küçük çapta da olsa ulusalcılar kendilerinde bulamadıkları gücü yeniden buldular.

Artık kartlar daha açık oynanıyor. Önceden Cumhuriyet Mitinglerine pek çok insan gidiyordu ve oraya giden herkes darbeci değildi. Şimdi Cumhuriyet Mitingleri'nin ne amaçla kimlerce düzenlendiği ortaya çıktı, Mersin'deki bayrak yakma provakasyonu, Danıştay Cinayeti, Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması, Hrant Dink suikastı, topraktan çıkan yüzlerce LAW silahı, el bombası, mermi.... hepsi apaçık ortada. Tüm bunlara rağmen o mitinglere gidenlere artık darbeci demek mümkündür, hiç ama hiç şüphe etmeden.

Türkan Saylan'ın cenazesine katılanlar için bu kadar sert bir ifade kullanmak zor ancak şu söylenebilir ki onlar da Genelkurmay'ın, İP'nin zokasını yutmuşturlar. Bir an önce kendilerine gelmeleri için gerekirse birer birer ikna edilmeleri gerek. 

Ufuk Uras'ın durumu farklı. Ufuk URAS'ın yolu ÖDP ile ayrıldı. Hala partinin üyesi, ancak yollarının ayrıldığı artık herkesin malumu. Şimdi o ve arkadaşları yeni bir arayış içerisindeler. 

Biz bir yeni soldan bahsediyoruz ve bu yeni solda kendisinin yer alması arzu ettiğimiz birşey. 22 Temmuz başta olmak üzere kendisi ile sık sık yanyana yürüdük, yürümek de isteriz elbette. Ancak son zamanlarda yaptığı açıklamalar onun "yeni sol"dan başka birşey anladığını gösteriyor. Bölgede tutuklanan çocuklar için "aman canım onlar da taş atmasın, çocukların böyle kullanılması doğru değil" ya da işte üstte bahsettiğim Hrant'ın cenazesi ile Saylan'ın cenazesini bir tutan saçmasapan demeci onun yeni solu kurmak için kemalistlere göz kırptığının bir işareti bence.

Birlikte hareket ettiği "Özgürlükçü Sol Platform" böyle bir amaç mı güdüyor bilmiyorum. Yeni sol CHP'den umudu kesmiş Alevi derneklerinin, bir grup sosyal demokratın ve yorgun ÖDP'lilerin bir araya gelmesinden ibaret olmamalı. Eğer böyle ise çok yazık, çok. Bu arkadaşlara -başta Uras olmak üzere- söylemek istediğim bir çift lafım var:

Hrant Dink'i öldürenlerle Hrant Dink'in ardından yürüyenler asla yan yana gelemez. Bunu aklınızın ucundan, köşesinden, kıyısından geçirmeyin. Hrant'ı öldürenler, Sivas'ta katliam yapanlardı, 6-7 Eylül'ün mimarlarıydı, 1915'teki soykırımı gerçekleştirenlerdi, Hrant'ı öldürenler 27 Mayıs darbesinin, 12 Mart Darbesinin, 12 Eylül darbesinin, 28 Şubat darbesinin failleriydi, Hrant'ı öldürenler Cumhuriyet mitingleri ile 27 Nisan Muhtırasının önünü açanlardı, HRANT'I ÖLDÜREN ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜYDÜ. 

Yeni solun ilk şartı Ergenekon Terör Örgütü'ne, tüm darbelere, tüm darbecilere karşı çıkmaktır. Bebeklerden katiller yaratan bu karanlığa karşı durmaktır. Hrant yoldaşımıza bir borcumuz varsa o da budur. 

Biz "ne darbe ne darbe" diyoruz. Siz "ne şeriat ne darbe" diyor olabilirsiniz, amenna.  %47 oy alarak iktidara gelen AK Parti şeriatçı bir parti değildir, neoliberal, kapitalist bir düzen partisidir. Ortalıkta şeriat tehlikesi yok. Şimdi "ne darbe" dediğiniz kısmı gösterin herkese.

6 Temmuz'da Hrant Dink Suikastı'nın yeni bir mahkemesi yapılacak. Oraya gelin ve hep beraber "Hrant'ın katili Ergenekon çetesi" diye bağıralım. Göreceksiniz ki o devasa bayrağı taşıyanlar orada olmayacak, göreceksiniz ki o Başbuğ'larının gönderdiği çelengi alkışlayanlar orada olmayacak. 

Dahası 18 Temmuz'a gelin. 19 Temmuz'da Türkiye'de ilk kez birileri "hükümeti devirmek üzere askeri darbe planlamak" suçundan yargılanmaya başlanacak. Biz de bundan bir gün önce, 18 Temmuz günü eşcinsellerden başörtülülere, kürtlerden sosyalistlere herkesle beraber "Ergenekonculardan Davacıyız" diyeceğiz. Hepimiz bu davada mağdur ve tanık sandalyesindeyiz ve tüm sanıkların cezalandırılmasını istiyoruz diyeceğiz. O bahsettiklerimiz orada da olmayacaklar. Tarihi bir yürüyüş daha gerçekleşmiş olacak. 

Bu kez orada olmalısınız...

20090524

Marks'ın Güncelliği*

Geçen gün, sabahın çok erken saatlerinde okula gitmek üzere evden çıkmıştım, bir gazete alıp otobüse bindim. Otobüs kısa sürede epey doldu, sabah daha güneşin doğmasının üzerinden birkaç saat geçmiş olduğu halde neredeyse ayakta yolcu alacak yer bile kalmamıştı içeride.

Neyse ki birkaç dakika erken gelmiş olmam sayesinde oturacak bir yer bulmuştum ve aldığım gazeteyi okumaya başladım. Yazarlardan biri işçi sınıfının çok küçüldüğünü ve neredeyse ortadan kalktığını anlatan bir yazı kaleme almıştı. Anlattığına göre beden gücünün fabrikalardan çekilmesiyle birlikte işçi sınıfı ortadan kalkmıştı ve bir grup solcu bu kaybolan sınıfın arkasından ağıt yakıyor, siyasette folklorik bir şekilde yaşayıp gidiyordu.

Bu beni şaşırttı çünkü ben her sabah bindiğim bu otobüsü düzenli olarak dolduran, yataktan en fazla yarım saat önce kalkmış, yarı uyur yarı uyanık insanların ya benim gibi öğrenci olduklarından okullarına ya da işçi olduklarından işlerine güçlerine gitmekte olduklarını düşünürdüm. Aklıma da bu kadar erken saatte kalkıp yola çıkmak için daha iyi bir sebep gelmezdi. Ama işçi sınıfı yok olduğuna göre demek ki başka bir sebebi vardı, ya da yazıyı yazan kişi yanılıyordu!

Yazarın yanılıyor olup olmamasının neden önemli olduğunu sorabilirsiniz. Bunun cevabı ise açık, Marx ve Marksizm işçi sınıfından ayrı, bağımsız düşünülemeyecek bir kişi ve ideolojidir. Bunu Marx kendisi söylemektedir, Marksizm sınıflı toplumun varolduğunu, sınıf çelişkilerini, mülkiyetin olmadığı bir dünyanın kurulabileceğini anlatan ilk ideoloji değildi. Sınıflı toplum ilk olarak burjuva ideologlarınca dile getirilmişti veya kapitalizm sonrası yaşamı arzulayan ütopik sosyalistler mevcuttular. Marksizm’i tüm bunlardan ayıran şey kapitalist toplumda tüm çelişkilerin temelinde yatanın işçi sınıfı ile burjuvazi arasında varolan çelişki olduğunu anlatmasıdır. Başka bir deyişle bu emek-sermaye çelişkisidir. Dolayısıyla Marksizm işçi sınıfını dünyayı değiştirme gücüne sahip olan tek sınıf olarak tanımlar.

Bunu yanlış anlamamak gerek. Kimi zaman Marx, cinsiyet, din, ırk, ulus gibi meselelerde kaynaklanan ezen-ezilen ilişkilerini görmezden gelmekle ve tüm meseleyi ekonomiye indirgemekle itham edilir. Aksine, Marx tüm bu çelişkilerin ve ezilen insanların farkındaydı. Ancak eziliyor olmak bize dünyayı değiştirebilme gücü vermiyor, işçi sınıfına dünyayı değiştirebilme gücünü veren de eziliyor olması değil.

İşçi sınıfına dünyayı değiştirme gücünü veren şey, onun dünyayı hali hazırda yaratmakta olan sınıf olması. İşçi sınıfı kendi ürettikleriyle, kendi emeğiyle kendisini ezen sınıfı, burjuvaziyi yaratır. Burjuvaziyi burjuvazi yapan yegane şey, ezdiği işçilerin verdiği emektir. Onu zengin, mülk sahibi, egemen yapan şey çalıştırdığı insanların emeklerinden çaldığı karlardır.

Ancak bu diyalektik bir ilişkidir. Aynı zamanda burjuvaziyi yıkacak olan da işçi sınıfıdır. Onu “ezilen” yapan şey aynı zamanda “devrimci” de yapar. İşçiler çalışmayı bıraktıkları anda üretim, dolayısıyla serbest pazardaki ticaret durur ve patronlar kar edemez. Bunun gerçekleştiğini büyük grevlerde şahit olabiliriz.

Ancak tabii ki eğer işçi sınıfı diye bir şey artık mevcut değilse evlerimizdeki Marx kitaplarını atabiliriz. Neyse ki böyle bir durum mevcut değil. Aksine işçi sınıfı tüm dünyada hiç olmadığı kadar büyük. Sözgelimi bugün sadece Kore’deki işçiler Marx’ın yaşadığı dönemdeki işçilerin sayısından daha fazla.

Ekonomik krizle beraber tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de işçi hareketinin sesi her zamankinden fazla duyulur oldu. Daha geçen hafta LC Waikiki’ye üretim yapan MEHA işçileri aylar süren grevlerinde başarıya ulaştılar. Kurtiş’te, Desa’da, Sabah ve ATV’de, Sinter Metal’de işçiler direnmeye devam ediyorlar. Geçtiğimiz günlerde Mersin’de Liman işçileri kriz bahane edilerek işten çıkarıldılar ve buna karşı direndiler. Bugün 100üncü gününe giren Sabah ve ATV grevi, IBM’de yaşanan sendikalaşma mücadelesi yahut üniversitelerdeki asistanların kadro mücadeleleri kol emeği ile zihinsel emeğin ayrılmasının ne kadar hatalı olacağını gösteriyor.

İşçi sınıfının ortadan kalktığı fikri ise fazlasıyla problemli bir işçi algısından dolayı ortaya çıkıyor. Sovyet dönemi propaganda filmlerinde görebileceğimiz tek tip işçiyi yaşadığı çevrede göremeyenler, beden emeği ile zihinsel emeği yapay ve mekanik bir biçimde ayrıştıranlar “artık işçi kalmadı, kaldıysa da önemsiz bir sayıdalar” diyebiliyorlar. Oysa işçi dediğimiz bu değildir. Marx’ın işçi sınıfı olarak tanımladığı sınıf “yaşamını sürdürmek üzere emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan kişilerden” oluşur. Bu üretim araçlarının mülkiyetiyle ilgili bir durumdur, kapitalistler üretim araçlarının mülkiyetine sahiptirler ve işçiler kapitalistlere emeklerini satarak hayatlarını sürdürürler. “Sınıf, sömürünün sosyal yapıdaki yansımasıdır”

Eskiden “artık herkesin buzdolabı olduğu” söylenerek işçi sınıfının ortadan kalktığı kanıtlanmaya çalışılırmış. Evet hepimizin buzdolabı olabilir, hatta ipodlarımız, bilgisayarlarımız olabilir. Starbucks’ta çok güzel ve dünyanın dört bir yanından gelen kahveleri içebilme imkanına sahibiz günümüzde. Ama hâlâ o kahveyi satın alabilmek için saatlerce çalışmak zorundayız. Yani emeğimizi üretim araçlarının sahibi bir kapitaliste satmak zorundayız.

Hatta sosyal demokratların iddia ettikleri gibi sosyal reformlarla birlikte bu sistemin içerisinde daha güzel yaşamlara sahip olma ihtimalimiz dahi olabilir. Yine de seçimlerimiz hiçbir zaman “çalışmak ile çalışmamak” arasında değil, “nerede, kimin için çalışacağımız” konusunda olacak. Yani işlerimizi gönüllü olarak yapmıyoruz, aksine işlerimizi yapmak zorundayız. Yani hâlâ kapitalist sistemin köleleriyiz.

Bir holdingin patronu için yahut bir devlet kurumuna bağlı olarak çalışıyor olmamız, mavi yakalı ya da beyaz yakalı olmamız, fabrikada, hastanede, okulda hatta evinizde çalışmanız, yaptığımız işi çekiçlerle yahut bilgisayar klavyeleriyle yapıyor olmamız, bir besini üretiyor ya da onu servis ediyor olmamız bu noktada bir fark yaratmayacaktır.

Bir ay boyunca çalışır, ay sonunda kazandığınız parayla faturalarınızı ve taksitlerinizi öder, krizle birlikte biraz zor ama belki kenara üç-beş kuruş atar sonra da ertesi ayın ilk günü sabah kalkar yeniden işe gider ve tüm süreci yeniden başlatırsınız.

Dolayısıyla Marx’ın 1800lerin sonunda anlattığı işçilerden çok farklı bir hayat sürmezsiniz. Marx’ı güncel tutan şey tam da budur işte. Marx, kazandığı para ile ancak faturalarını ödeyen ve karnını doyuran, mülk sahibi olamayan, her gün işine giden bu sıradan insanlarda dünyayı değiştirebilecek bir nitelik görmüştü, hatta ona göre dünyayı değiştirebilecek insanlar ne silahlı kahramanlar, ne emrinde binlerce asker olan paşalar ne de siyasi partilerdi, sadece ve sadece sıradan insanlar, işçiler tabandan örecekleri hareketle dünyayı değiştirme yeteneğine sahiptiler.

Marx işçi sınıfının kurtuluşunun ancak ve ancak kendi eseri olacağını anlatıyordu. Her sabah otobüste karşılaştığımız, içerisi kalabalıklaştığı zaman arka tarafa yürümek istemeyen insanlara bakarken bizim de görmemiz gereken, işte bu güç. Bu yüzden Marksizm deyince akla gelen şey tabandan hareket olmalı.

Biz bu gücü 1917 yılında Ekim Devriminde gördük. Bugün işçi sınıfının güncelliği Marks'ın güncelliği, Marks'ın güncelliği marksizmin güncelliği ve marksizmin güncelliği devrimci partinin güncelliği demek. Bu yüzden devrimci bir partiye üyeyiz.

Elbette 2 gündür konuştuklarımızın kitlendiği nokta Marx'ın güncelliği, ancak hangi Marx'ın güncelliği konusu. Güncel olan Marksizm; önce Anarşizm ile, daha sonra reformizmle hesaplaşmış, Troçki ile birlikte bürokrasi ile hesaplaşmış ve Cliff ile birlikte Rusya'nın devlet kapitalizmi olduğunu iddia etmiş, Türkiye'ye gelince burada Kemalizm ve Milliyetçilikle mücadele etmiş bir Marksist gelenek: Aşağıdan Sosyalizm akımı. Bütün bu hesaplaşmalarla dolu tarih bugün kimlerin paşaların, ulusalcıların yanına kimlerinse darbeye karşı çıkan kitlelerin yanına götürüyor belli. Ergenekon davası süreci tüm bu tarihin bir sonucu. Hangi devrimci partinin cevabı da işte burada yatıyor.

_______________________________________________

*Bu metin, 23 Mayıs Cumartesi DSİP tarafından düzenlenen Marksizm Festivali'nde yapmış olduğum konuşmanın metni.

20090519