20090226

"Türk filmlerinde uzaklara düşünceli düşünceli bakan yalnız erkek fenomeni"

Çok fazla sinemadan anlıyormuş gibi ahkam kesmek gibi bir niyetim de yok ama Etyen Mahçupyan'ın dün (25 Şubat) yazdıklarının bazı noktalarını ne kadar haklı buluyorum desem azdır. Öyle ki kendisi bizim arkadaş çevremizde "Türk filmlerinde uzaklara düşünceli düşünceli bakan yalnız erkek fenomeni" olarak adlandırmaya başladığımız bir duruma bir açısından bakmış en azından... Şöyle diyor:

"Dram alanında ‘iyi’ sinema örnekleri, olayları çeşitliliği ve irrasyonel olanı da içeren bir prizmanın içinden sunarken, karakterlerin de derinleşmesini sağlayabilenlerdir. Bu Türkiye sinemasında henüz tatminkâr bir biçimde becerilebilmiş değil. Bu nedenle ‘küçük’, bireysel filmlere rağbet var. Yönetmenin ruh halini, iç dünyasını yansıtan, bizleri de oraya davet eden filmler... Ne var ki sinema sanatı açısından bunlar kolay da filmler. İkili sahnelerin yoğunlukta olduğu, kahramanların tek başına ve çoğu zaman doğaya karşı tefekkür anları yaşadığı, çaresizliğin, sıkıntının, iletişimsizliğin anlatıldığı bu duyarlı filmleri seviyoruz. Onları ‘derin’ buluyoruz ama bu hissin yaratılmasına seyirci katkısının pek farkında olmuyoruz. Böyle filmlerde seyirci olarak bizler de kendi iç dünyamıza yöneliyor, kendi yalnızlığımızla baş başa kalıyoruz. Derinlik duygusunu veren de bu... Nitekim bu tür filmler genelde daha aydın bir kesim tarafından çok beğenilirken, yaygın bir seyirciye de ulaşamıyor. Çünkü sade seyircinin sinemadan beklediği kendi iç dünyasına yönelmek değil, iyi bir hikâye izlemek... Dolayısıyla bu derinlikli küçük sinema örnekleri aslında epeyce sıkıcı bulunuyor ve doğrusu bu yargı çok da haksız değil. "

Hayır, bahsettiği filmlere bayılmadığımdan değil, Sonbahar'da bol bol Hopa manzarası izlemeye itirazım olmaz. Nuri Bilge Ceylan'ı da gerçekten çok sevdim falan.

Yine de bir kez daha demiştim burada, yabancılaşma konusu çok fazla kullanıldı, kurutuldu, emildi.

Neyse, Mahçupyan'a hak verince, yazayım dedim...

Notlar...

Bir yerlerde düzenli olarak yazıyor olsam başımı çoktan derde sokardım gibi geliyor bana. Yani ya devlet bana güzel bir üç haneli rakkamlı yasa bulur hapse tıkardı, ya da Kütahyalı gibi ben de silahlı sağ ve sol örgütlerden düzenli olarak ölüm tehditleri almaya başlar, paranoyak bir tip olurdum. Nihayetinde beni bir yol kenarında bulurdunuz.

Mesela geçen hafta yazmam gerekseydi, çocuğum olsa okula göndermeyeceğimi yazardım. Başlığa da "Zorunlu Eğitime Hayır!" diye yazardım kocaman! [Başbakandan çok mu alıntı yapıyorum bu aralar bilmem ama (inanın seçimlerle ilgisi yok) "bekara karı boşamak kolaydır" atasözünü sayesinde bir kez daha hatırlamıştık geçenlerde, hatırlamaya da devam ediyoruz... Dolayısıyla, pratikte bu gibi vaatlerin ne gibi sonuçlar vermediğini, hatta ulusalcı bir takım "yazarlara" koz verdiğini örneklerle çoğaltmaya gerek yok. ]

Ayrıca, pekala, eminim bu ülkede çok idealist, işte çok çok fedakarlıklar yaparak, kafasını patlatarak inandığı işi yapmaya çalışan bir yığın da öğretmen vardır. Pekala. Takdir ediyorum. İstediğiniz kadar idealist olun, o kitaplarda yazan zırvaları da değiştiremezsiniz ya! Hadi değiştirdiniz, bakanlık zoruyla izlettireceğiniz Sarı Gelin belgeselini "devlet propagandasından nasıl korunulur" temasıyla mı sunacaksınız okullarınızda? (Tabii bana kalırsa MEB'nın bu belgeseli Ermeni okullarına gönderip hemen derhal sonuç raporları talep etmesi, zihniyetlerinin 1915te yaptıkları genetik deneyi, şimdi bir de sosyolojik bir deneyle kuvvetlendirmeye çalıştıklarını gösteriyor, allah da belalarını versin!)

Nihayetinde, sabah kahvaltısını ettirip okula gönderdiğiniz çocuğun, bir gün önce Hitler'in ruhuna helva dağıtan bir hoca tarafından tarih dersi almasını istemeyiz herhalde değil mi? Şahsen çocuğum olsa, her sabah "Varlığım Türk varlığına armağan olsun" diye bağırmasını falan istemezdim. Tarih dersinde "Rumları denize döktük, Ermeniler bizi öldürdü" gibi hikayeleri bilsin istemezdim. Bir sürü arapça dua ezberlesin istemezdim. İs-te-mez-dim! Bunu da her türlü tartışırım ama eğitim bakanlığı "milli" olan bir ülkede zorunlu eğitim=zorunlu modernizm gibi geliyor bana. Ben zorunlu eğitime karşıyım sanırım. Bir çeşit "vicdani ret" olsa gerek bu...

("Oh, üniversiteye girmiş, oradan konuşuyor, ilkokula gitmesen üniversiteye nasıl girecektin" şeklinde gelebilecek tepkiye dair; "ben üniversiteye girmemi sağlayacak bilgileri dersaneden öğrendim" diye de cevap verebilirim her yaşıtımın vereceği gibi.)

Bir de, böyle meselelerin sadece devlet bardağı taşırıp "oha artık" dedirtecek noktaya geldiğinde tepki alması manidar değil mi sizce de? Yoksa Sarı Gelin bir örnek, Tarih kitapları, Milli Güvenlik kitapları nasıl güzel bilgiler içerir hepimiz biliriz, her gün karşılaşırız sokakta. Peki niçin Din Dersi Kaldırılsın kampanyaları yapan solcularımız var da bir kez olsun Milli Güvenlik dersine karşı kampanya düzenleyen solcuya rastlamadım. (Sarı Gelin konusunu da gündeme taşıyan Tarih Vakfı bu konuda bir talep getirmiş yalnızca, ayrıca 20 Eylül 2008'de İslamî kanattan Özgür-Der'in bu konuda basın açıklaması olmuş) Okullarda binbaşıların, yüzbaşıların gelip ders vermesinin, çocukların kafasına binbir kin, düşmanlık sokmasının manası nedir, tüm komşularımızın düşman olduğu gibi gubidik fikirleri çocuklara entegre etmesi nedir, 12 Eylül'ü, 28 Şubat'ı hatta kim bilir Ergenekon Çetesini savunması nedir belli de, bu manaya demokratların vs. sessizce onay vermesini sindiremedim bir türlü.

İşte neyse, hadi diyelim, bu konuları yazarken denk geldi de kanunu ihlal etmedim, Türk-Eğitim-Sen bana dava açmadı falan, TSK internet sitesinden cevap da yazmadı diyelim, hatta solcunun biri çıkıp "bu pisliği devrimin temizleyeceğini" ima eden bir makale ile cevap vermedi diyelim, ertesi gün bana 2009 senesinde hala bu devletin asli unsuru olan Kürtlerin milletvekillerinin mecliste anadillerinde konuşmasının ülkede gündem oluşturmasına, Bahçeli'nin tam bir faşist gibi konuşmasına falan binbir türlü bela okumaz mıyım? Bize bu dünyayı reva hale getiren herkeslere dümdüz gitmez miyim? Bir daha başıma bela alırım!

Ahmet Altan gibi sakin sakin de anlatamam ki "Bakın Kürtler Kürtçe konuşur, Fransızlar Fransızca konuşur hatta Papau Yeni Gineliler bir zamanlar Yapı Kredi Bankası reklamlarında gördüğünüz gibi Papau Yeni Ginece konuşur" diye! Herkeslere bela okurum, hatta mümkünse Kürtçe okurum, hatta keşke mümkün olsa gider meclisin kürsüsünden okurum.

İlerleme var tabii, eskiden bu ülkede Kürt var demek 10 sene hapisten başlıyordu. Şimdi işler değişti, başbakan çıkıp "Kürt vardır bir yana Kürt sorunu bile vardır" dedi. Şimdi Kürtçe yoktur "Bilinmeyen bir dil" ve "Çok Dilli yayın" vardır mı deniyor? Bence biraz da "Eğer Kürtçe konuşulacaksa onu da biz konuşuruz" desinler diye bekliyorum hükümet kanadında artık açık açık! Ne de olsa seçim yasaklarını da onlar deliyor bir tek.

(Bu arada Ergenekon Çetesinin varlığı "xx yapılacaksa onu da biz yaparız" doktrininin bir sonucu olarak "Eğer terör örgütü kurulacaksa onu da biz kurarız" diyen bir grup devlet adamının ilerici çabaları sonucu mu olmuştur konusu incelemeye değerdir ve çok ciddi sosyolojik sonuçlar verebilir... belki)

Tabii "meclisten Ahmet Türk'ün kürtçe konuşması değil Devlet Bahçeli'nin faşistçe konuşması kesilsin" diye yazmam Bahçeli tarafından açılan dava sonucu mahkemelerde yargılanacak olmasa da büyük ihtimalle Ülkü ve Alperen Ocakları tarafından yargılanacak ve cezası kesilecektir, bir de bu boyutu var.

Bu böyle gider işte. Arada milliyetçilere, sonra ulusalcılara, sonra solculara, sonra hükümete falan harala gürele saldırırım, nihayetinde beni bir yol kenarında bulursunuz!

Hem de kimin vurduğu bile belli olmaz:)

20090206

Ulusalcıların demek istediği...dediği

Bir ara yine burada atıp tutarken, ülkenin gündelik siyasî gündeminde ortaya çıkan bir takım terimlerin ne kadar hayranı olduğumu ve özellikle bunların ilgi alanım olduklarını yazdığımı hatırlıyorum. (Bu blogun bunu yazdığımı hatırlayacak kadar sadık bir okuyucusu varsa da helâl olsun.) Hele ki şu meşhurlar meşhuru Davos meselesi sonrası dönen bir "iç politikaya alet etme" sözcük öbeği var ki, sofralar şen olsun. Baykal başta olmak üzere ulusalcı siyasetçiler ve Özkök başta olmak üzere harika köşe yazarlarımız Davos'taki çıkışı pek bir takdir ettiklerini ancak bunun iç politikaya malzeme edilmemesi gerektiğini buyuruyorlar.

Hani Tayyip Erdoğan'ın dediği kadar var diyeceğim şu batının kötü ahlakını almak meselesi. Sen git, ne güzel Hegel'ler, Marx'lar varken batının kartezyen ayrımını al ve öyle bir benimse ki, iç politika ve dış politikayı ortadan "cart" diye ayır! Olacak iş! Tabii kastedilen de, Davos'ta olan bitenin yerel seçimlerde oluşturduğu "haksız rekabet ortamı".

Neyse ki ulusalcıların dilini çözdük ki, işin aslının bu olmadığını biliyoruz artık. Nasıl mı? Anlatayım.

Epey bir süre önceydi, AK Parti'ye kapatılma davası açılmıştı değil mi? İP veya Aydınlık Çevresi gibi en radikal ulusalcılar dışında kimseler açıkça "kapatılsın bu parti" demiyordu. Hepsi hep bir ağızdan "AK Parti'nin kapatılma davasına müdahele etmemek gerekir, anayasal çerçevede bir davadır bu" demekteydi. Onlara göre bu demokratik sürecin bir parçası idi ve demokratik düzene dışarıdan müdahele etmek yanlıştı. Sonra aylar geçti, parti ne kapatıldı ne suçsuz bulundu vs. Bir yandan da Ergenekon operasyonu vardı ve bu operasyonla öğrendik ki, o bize kanunlardan, anayasal hukuktan, demokrasiden bahseden bu kişiler bir yandan da darbe planlamaktaydılar ve 3 defa (Sarıkız, Ayışığı ve Eldiven) başarısız olmuşlardı.

Bu tabii bir örnek, ancak bu örnekleri çoğaltıp çoğaltıp ne kendi canımı ne de yazıyı okuyanların canını sıkmak istiyorum. (ayrıca bkz. dans edemeyeceksem bu benim blogum değildir)

Nihayetinde, onyıllardır ABD karşıtlığı, AB'ye Hayırcılık, Tam Bağımsız Türkiyecilik üzerinden siyaset yapan,kuş gribi ve yeraltı kaynaklarının yetersizliğini dahi ABD'nin emperyalist sömürüsüne dayandıran, ülkede kötü giden, ters giden herşey için dış mihrakları suçlayan, yani bütün politik hattını aslında dış siyasete dayandıran ulusalcı, yurtsever kişiler şimdi de Erdoğan'ın Davos çıkışını iç siyasete malzeme yapmasını kıran kırana eleştiriyorlar. Dış politikayı iç siyasete alet etmekten başka politika izlemişlikleri yoktur kendilerinin halbu ki!

Perhizle lahana turşusunu yanyana görmeye hiçbirimiz itiraz etmeyiz bu topraklarda, amenna. Ancak saflık da etmeye lüzum yok, denen şey açıkça belli. "Sevgili Erdoğan, biz ulusalcıların Türkiye'de iki adet kalesi var, biri İzmir belediyesi ötekisi anti-emperyalizm, sen şimdi bizden onları da almaya niyetleniyorsun. Önce büyük anti-emperyalist şairimiz N.Hikmet'i kendine geçirdin, sonra Davos'ta yıllardır hayallerini kurduğumuz bir çıkışı gerçekleştirdin. Ama sen ABD oyuncağı, AB kuklası, işbirlikçi falan olmalıydın. Yapma Tayyip, bizden son kalelerimizi de alma. Bırak İzmir bizim olsun. Bırak anti-emperyalizm bizim olsun"

Anlaşılan, Tuncay Özkan Kanaltürk'ü AK Parti'li Koza-İpek Holding'e sattığından beri yedikleri en büyük darbeyi yemiş ulusalcılar. Doğrusu onların yerinde olmak istemezdim. Hem ulusalcılık fiilen ve teorik olarak yüz yılda görmediği bir yıkımla karşılaşıyor hem de artık o pek gizli parolalarıyla, aslında düşünce içermeyen retoriksel cümlecikleriyle kimseleri kandıramıyorlar. Zor zanaat. Baksanız ya, onlar da ne yapacaklarını bilemez hâle gelmişler, Kuran kursu açmalar, Brüksel'e geziler...

İşleri çok zor ve anlaşılan son umutları da Kılıçdaroğlu. Bu yazıdan sonra ismim iyiden iyiye AK Parti'liye çıkacak, biliyorum, ancak Kılıçdaroğlu'nun da, CHP'nin tüm belediyelerinin de kaybetmesini ve bu partinin Türkiye siyaset arenasından tamamen silinmesini diliyorum...

20090203

Bir seçmeni olarak Uras'a diyorum ki...

Ufuk URAS artık ÖDP Genel Başkanı değil..

22 Temmuz sürecinde Ufuk Uras için çalışmış, ona oy vermiş ve bir dönem partisinde de aktif olarak rol almış biri olarak; kendisinin, bir takım geleneklere, bir takım ezberlere, devrimcilik maskesine gizlenmiş ulusalcı fikirlere saplanıp kalmış bu kişilerle hâlâ aynı partide olmasına gönlüm el vermiyor.

Kendisinin Türkiye'nin en kritik dönemlerinden birinde, krizin işçileri vurduğu, çetelerin açığa çıkarıldığı, siyasi partilerin umut vermediği, solun yok olduğu bir dönemde tüm bu meseleler üzerine tavır alırken her zaman partideki izdüşümlerini de düşünmek zorunda olması canımı sıkıyor.

Türkiye'de solun geri dönülemez biçimde ikiye ayrıldığı ve bu ayrımın Ergenekon davası olduğı bir dönemde, üstelik dünyada anti-kapitalist hareketin gelenekleri reddederek yeni sesler duyurduğu, yeni partiler kurduğu bir dönemde, kendisinin "Yiyin Birbirinizi"cilerle aynı safta olmasını kaldıramıyorum.

Üstelik buna rağmen, o partideki bir takım "devrimcilerin" şef-dedesi olan, -Hrant Dink için "Atın şu Ermeni'yi" demiş bir kişinin- Uras hakkında "Eski genel başkan, parti kurallarını dikkate almayan bir siyaset anlayışı yürüttü. Söz konusu siyasetin doğruluğu yanlışlığı bir yana esas olarak bu tarz siyasetin kendisi yanlıştı. Partinin kuruluş mantığına aykırıydı. " gibi demeçler vermesine de ses çıkarmayıp "Ben artık ÖDP'de sıradan bir üye olarak çalışacağım" demesi artık "daha neler" dememe sebep oluyor.

22 Temmuz'dan beri Ufuk URAS vakit kaybetti. Sadece o değil, ona oy veren, ondan solda yepyeni bir hareketin fişeğini yakmasını bekleyen onbinler de vakit kaybetti. Bu fişek ÖDP olabilirdi elbet, ancak olamayacağını biliyordu o da, çünkü ÖDP, onun tarafından değil, daha 22 Temmuz'da bile ona oy vermeyenler tarafından, hatta ona oy verilmemesi çağrısı yapanlar tarafından yönetiliyordu.

Devrimci olan hayattır sayın Uras...

Türkiyeli işçi sınıfı partinizin kongresini zerre kadar umursamadı. Türkiyeliler umursamadı. Türkiye'de kimseyi ÖDP genel başkanı olmanız ya da olmamanız ilgilendirmiyor. Hatta olmamanız daha iyi. Bizi seçim döneminde hep beraber inandığımız değerler ilgilendiriyor.

Sayın Uras ve ÖDP içerisindeki destekçileri, bir an önce vazgeçmeliler içinde kendilerini kaybettikleri oyundan, çünkü oyunu da kaybediyorlar.

Bir an önce, 22 Temmuz gününe kadar kimlerle birlikte yürüdüklerini akıllarına getirmeliler. Ve onlardan yanlarında kimin kaldığını 1 buçuk senede. Gürbüz Çapan ileri geri konuştuğunda kimin "Yanındayız" açıklaması yaptığını, kimin çamurun izini dağ yaptığını...

Dostu düşmanı görmeliler artık.

Hayri Kozanoğlu yanılıyor. Türkiye'nin ÖDP'ye ihtiyacı yok. Türkiye'nin kendi içerisindeki kavgalar, kongreler, konferanslar vs. vs. yapan bir sol partiye daha ihtiyacı yok.

Türkiyelilerin, her konuda siyasi tavır alan yepyeni bir siyasi partiye ihtiyacı var. Haydi, hep beraber kuralım o partiyi. Yerel seçimler trenini kaçırdık çoktan. Bırakın, kendine sürekli "devrimci" diyenler kanıtlasınlar devrimciliklerini. Bizse sokağa bakalım artık, hayata bakalım.

Hayat diyor ki;

  • kriz var, işsiziz,
  • savaş var, üzgünüz
  • darbeciler var, tedirginiz
  • ulusalcılar var, okullarımıza giremiyoruz
  • dünyamızı karartıyorlar, ses çıkaramıyoruz
  • tarihimizde acılar var, özür diliyoruz
  • bu ülkede ezilenleriz, birbirimize sahip çıkıyoruz

    Hayatı duyalım Sokakları duyalım Yeniden örgütlenelim, "devrimci olan hayattır" olsun sloganımız!

    Biz biraradayken başardık, başarabildiğimizi gördük işte; 1 Mart Tezkeresini engellediğimizde, 22 Temmuz'da kazandığımızda Kürt halkıyla kolkola, omuz omuza... Şimdi niçin elimiz kolumuz bağlı oturuyoruz. Niçin dostlarımız oylarını Kılıçdaroğlu'na vereceklerini söylerken, onlara bir alternatif gösteremediğimiz için içimiz yanmak zorunda? Oysa 22 Temmuz öncesi nasıl şendik CHP'li darbecilerle yarışırken sokakta... Niçin?

    Sayın Uras'ı ve arkadaşlarını, artık daha fazla vakit kaybetmemeye çağırıyorum...