20091227

20091216

tarih... tekerrür

16 Mart 1978 - İstanbul, Beyazıt

15 Aralık 2009 - Muş, Bulanık

20091214

Aşure - Bir Barış Yazısı

Geçen bahar siz de hissetmiyor muydunuz öyle? Sanki gemiden bir güvercin uçmuş da, ucunu bucağını bir daha göremeyeceğimize iyiden iyiye inanmaya başladığımız okyanusta ağzında zeytin dalıyla geri dönmüş gibi. Hani bir daha toprağa ayak basamayacağımızı sanıyorken o zeytin dalıyla umutlanmıştık hep beraber. Ararat'ın eteklerine vuracaktı gemimiz ve rengarenk ışıklar inecekti gökyüzünden, yağmurun kesilmesi ve ufukta görünen karanın ardından doğan güneş ile birlikte.

Oysa şimdi tüm meteoroloji uzmanları yağmurların devam edeceğinde hemfikirler. Elbette eğer bir fırtına varsa, saklanacak sakin bir yer yoktur demektir. Gemimiz de Nuh'un gemisi değil de, meğerse denizin içinde oradan oraya savrulan Odysseus'un gemisi imiş. Durum böyle olunca halklara düşen de sürekli kefen örmek oluyormuş, üstelik söküp söküp yeniden örüyorlarmış o kefenleri her seferinde.

Bir yandan da tüm mürettebat merak ediyor, eğer Poseidon tapınakları boşalmışsa bir kaç bin yıldır ve Tanrıların ölümünü ilan etmişse uygarlık, neden bu kadere bu kalın zincirlerle bağlandık biz, neden yok kurtuluşumuz bizim, hem kim bu Tanrıcılık oyununu bu kadar seven ve kim onun sahte peygamberleri, o sahte peygamberlerin müritleri? Neden bunca zordur herkesin yanlış olduğunu ulu orta ilan ettiği 1980 Kutsal Kitabını ateşe vermek ve yazmak yep yenisini? Neden yanmaz, yakılmaz bir türlü o kitab-ı küfür, onun hükümlerine dayanarak yakılmışken bu topraklarda onca kitap ve onca insanın hayatları?

Siz de korkmuyor musunuz bir kez daha savrulmaktan fırtınanın bilinmedik bir yerine ve bilememekten ne zaman bulacağımızı barışı? Siz de korkmuyor musunuz bir gün aşure dahi yapamayacak kadar kaybolacağımız günün gelmesinden?

Poseidon değil elbet ancak birileri yönetiyor bu fırtınayı. Aynı senaryoyu yeniden yeniden yazıyor ve oynuyor, bizse mecburi oyuncularıyız onun, kaderimizi yerine getirir gibi senaryonun tüm gereklerini yerine getiriyoruz. Tam karayı görecek gibi oluyoruz, kasırga bitti diyoruz, bir güvercin konuyor güverteye, çıkıveriyor karşımıza o karanlık güç ve fırlatıveriyor bizi yeniden o kasırganın içerisine.

Oysa kaderler kırılır, kırılır çünkü ne o sahte tanrı ne de onun peygamberleri ve müritleri başaramayacaklar. 22 Temmuz Deus Ex Machina, senaryoyu bir kez bozdu, bundan sonra sihirbazlıklarla ve çirkin göz boyamalarla kandıramazlar kitleleri. Defalarca bozuldu planları, Ayışığı, Sarıkız, Eldiven, AKP ve Fethullah Gülen'i Bitirme Planı, Aktütün, Dağlıca ve Kafes nasıl da ifşa oldu gazetelerde. Eminim bugünlerde yaşadıklarımız da bir takım kutsal senaryolarda yazıyordur, İzmir, İstanbul, Diyarbakır ve Tokat diye...

Elbette, hala var birileri, hani gözleri vardır görmezler, görme yetileri günahkarlıklarından dolayı alınmıştır ellerinden, onlar inanadururlar rap rap rap rap yürüyen heybetli üniformalı adamlara ya da ellerinde çekiçleriyle 1980 Kutsal Kitabının engizisyoncularına. Daha kötüsü onlar medet umarlar fırtınadan, sisten, pustan. Kaderleriyle oynadıkları insanların kürsüsündeyken bile sahte tanrılarının adını anacak kadar da yüzsüzleşebilirler.

Önemi yok. Bu gemi pek çok kasırga gördü ve bu kez gök kuşağının dibindeki altın dolu keseciğe ulaşmaya fazlasıyla kararlı. Sahte tanrının bağladığı kader zincirleri de, sahte peygamberlerin vaaz ettiği kutsal kitaplar ve kurallar da gelip geçici.

Önemi yok, aşure yapabildiği sürece ilerler bu gemi, iman etmez, secde etmez sahte tanrılara, en çok da Posedion kılığında dolaşanlara, oynamaz onların kader diye sunduğu ikinci sınıf senaryolardaki rolünü.

Barış istiyor çünkü artık.

Çünkü meteoroloji ne derse desin, bahar eninde sonunda gelir.

20091202

Ruhat Mengi, artık sus!

Geçen haftaki yazısına psikologlardan gelen tepkiler üzerine Ruhat Mengi bir cevap yazmış ki, keşke yazmasaymış dedirtecek kadar kötü.

"Psikologların daha hoş görülü olduğunu, bu kadar çabuk öfkelenmeyeceğini düşünürdüm, şaşırdım doğrusu!" demiş. Bu konuda haklı işte, psikoloji ne de olsa uzun yıllar boyunca iktidar ilişkilerinin içerisine rahatça yerleşerek her türlü ayrımcılığın ve modernist tavrın gardiyanlığını yapmayı çok iyi bilmiş, bu tarz şeylere de hoşgörüyü geçtim, destek vermiş bir bilim (ki bilim olmak böyle birşey). Ancak epey de bir uzun zamandır diğer tarafta bu iktidar ilişkilerine psikolojinin içerisinden doğru karşı çıkan, eleştirel tavra sahip psikologlar da var ve artık sesleri eskisinden çok daha fazla çıkıyor. Kendisinin buna şaşırmasına sevindim.

Kendisi “bu kıyafetin giyilemeyeceğini” değil “burada giyilemeyeceğini” savunuyormuş. Zaten bu gece kıyafetine benzeyen kıyafetin giyilmesinin sebebi de meslektaşımızın yurtdışı kökenli olmasıymış. Kendisine teşekkür etmek lazım zira gereken son birkaç ayrıntı vardı onları da tamamlamış, ideolojiyi bütünlüğe ulaştırmış. Önceki yazıda modernizm, cinsiyetçilik, ayrımcılık, kalıp yargılar gibi öğeler mevcuttu ama eğer en başat özellik olmasaydı gerçek bir kemalist olamayacaktı, onu da eklemiş, tam olmuş: Milliyetçilik!

Tabii görüşünün arkasında durmaya devam ediyor ve normal olarak "o kıyafetle" hak talep edilemeyeceğini söylüyor. Zaten bu konuda burada gerekeni söyledim bir önceki yazıda.

Keşke lafı daha da uzatmayıp sessiz kalsaymış.

____

Not: Ergenekon Saldırıya Geçiyor başlıklı yazıda, Dersim katliamı ile ilgili sözlerin sahibi olarak Altan Öymen yazmışım, bu dil sürçmesinden ötürü kendisinden özür dilerim. Sözlerin sahibi elbette Onur Öymen idi.

20091127

Ergenekon saldırıya geçiyor

İzmir'de yaşananlar üzerine söz söylemek büyük bir sorumluluk istiyor. Yazılıp çizilenlere bakılınca korkmamak elde değil. Faşizm ve ırkçılık üzerine bazı sözleri etmek, bazı eski bilgileri gözden geçirmek ve nasıl şu günlere gelindiğini düşünmek gerekiyor.

Türkiye belli dönemlerde milliyetçi dalgalanmaların yaşandığı bir ülke. 2005'teki Mersin Bayrak Krizi ya da Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olmasına karşı Cumhuriyet Mitingleri dönemi ve Dağlıca-Aktütün baskınları döneminde sokaklarda sürdürülen Şehitler Ölmez yürüyüşleri böylesi dönemlerdi. Bugün biliyoruz ki bu eylemlerin tamamı (ve bu eylemlerle bağlantılı olarak gerçekleşen Hrant Dink cinayeti, Rahip Sonatro cinayeti gibi eylemler) Avrasya Çalışma Grubu, Cumhuriyet Çalışma Grubu gibi Ergenekon Terör Örgütü olarak bildiğimiz örgütün kollarının planladığı eylemler. En son ortaya çıkan Fethullah Gülen'i ve AK Partiyi Bitirme Planı ve Kafes Operasyonu planları da benzer planların yapılmaya ve uygulanmaya devam ettiğini gösteriyor.

Bir yandan da AK Parti tarafından sürdürülen siyasi reformlar (ya da son zamanların gözde deyimiyle açılımlar) bahsi geçen örgütün tasfiyesi ile mümkün oluyor. Geçen günlerde Süreyyya Evren'in Birgün'deki yazısında da işaret ettiği üzere reformlar güçlü taban hareketleri ile değil, yukarıdan aşağıya gerçekleştiriliyor. Bu da reformların darbeci bir güç tarafından geri alınmasının toplumda aynı tepkisizlikle karşılanacağına işaret edebilir ve bu tehlikeli bir durum. Ergenekoncu güçler de böyle düşündüklerinden (yani açılımı AKP'nin açılımı olarak göreceklerinden) komplolarına ve saldırılarına devam edecek ve saldırıya geçecektir. Geçtiklerini görüyoruz.

İstanbul'da kendisine Atatürkçü Parti ismini veren bir grubun dağıttığı İhanet Açılımına Hayır bildirileri ve İzmir'de DTP kortejine yapılan taşlı saldırıyı dün Çanakkale'de Kürtler Dışarı mitingine dönüşen bir kavga izledi. Bu milliyetçilerin daha önce başaramadıkları bir şeydi.

Etyen Mahçupyan bu ülkenin dinamiklerini çok güzel anlıyor ve yorumluyor. Ondan bir alıntı ile devam etmeyi uygun buluyorum:

"Cumhuriyet mitingleri tadında ama daha koyu kıvamda bir operasyonla karşı karşıyayız sanki. Tat aynı... İstiklal marşı, bayraklar, yürüyüş... Ama kıvamı koyu, çünkü bu kez karşıt olduklarınızla yüz yüzesiniz. Dolayısıyla taş anlamlı ve hele herkeste aynı boyda ve cinste taşların olması daha da anlamlı. Nitekim Taraf haberinin yan sütununda yer alan notlarda meselenin nasıl cemaatsel bir birlikteliğe denk düştüğü, hatta soldan bakanlar için ‘etno-sınıfsal’ olduğu açık. Birinin öldüğü haberi üzerine, “ölen Türk mü Kürt mü” diye soran kişiyi siz insanlığını unutmakla suçlayabilirsiniz, ama çağdaşlığın bir ritüele dönüştüğü noktada ‘insan’ zaten teferruat. Öte yandan olayı daha ‘gerçekçi’ bir biçimde algılayanlar da var: “Ciplerle şov yapıyorlar. Ben Türküm binemiyorum. Onlar neden biniyor” diye soran kişinin milli kimlikle araba tipi arasında oluşturduğu ilişkiyi de birçoğunuz yadırgayabilir. Oysa çağdaşlık zaten hak edilmemiş ama doğallaştırılmış bir kimliksel imtiyaz alanıdır. Yani ciplerle Türkler arasında nasıl doğal bir bağ varsa, Kürtlerin de üstü açık kamyonlarla bağı vardır. Çağdaşlık bu ayrışmayı sadece kuramsal alanda bırakmaz ve günlük hayatın reel ve sembolik diline de tahvil eder..."

İnternette İzmirlilerin konu hakkında yaptıkları yorumlara bir baktım da, Kürtlerin şehre göç etmesinin nasıl sokaklara çöp doldurduğunu, zaten Kürtlerin pis olduklarını, şehrin çirkin gecekondularla ve beton binalarla dolmasına sebep olduklarını söylüyorlar sürekli.

İzmir'de böylesi bir tepkiye -Alper Görmüş'ün Balçiçek Palmir'e yazdığı mailde de söylediği gibi- şaşırmamak gerek. CHP'nin yüksek oy aldığı bölgelerde benzer sözleri duymak mümkün. Sözgelimi şu Atatürkçü Parti de İstanbul'da bildirilerini Kadıköy, Maltepe civarlarında dağıtıyor.

AK Parti iktidarında gerçekleşen bir Kürt açılımı herhangi bir kemalistin kabusu. Zira Kemalist ölçütlerin bağlamının dışında (Yaşar Nuri Öztürkçü olmayan) bir dindarlık ve Kürtlük Kemalizmin iki ötekisi. Ülkemizi bölecekler ve Cumhuriyeti yıkacaklar tadındaki iki büyük paranoya birleşiyor. Yazılanlarda öyle çok söylem iç içe girmiş ki, devletin ideolojisini benimseyen ve o ideolojinin içerisinden konuşanlar olaylara neredeyse anlam veremediklerinden öfkeleniyorlar. Zira kendi akıllarınca Kürt halkından ayrı tuttukları "bebek katili teröristler" barıştan bahsederken, iktidar ülkenin dış politikasında düşmanlar üretmekten vazgeçiyor. Bu kemalist fikirlerin artık işlemez hale gelmesine sebep oluyor. Zira kemalist fikirler tamamen hiç bitmeyen bir Kurtuluş Savaşı seferberliğini meşru kılmak üzere inşa edilmiş fikirler. Herkes düşmandır ve Türkler tüm dünyaya karşı tek yürektir vs. vs. Oysa hiç de öyle olmadığı ortaya çıktıkça bu müthiş bir öfkeye sebep oluyor.

Bir süre önce buraya yıkılan Berlin Duvarı'nın ve sınırdan giren Kürt Barış Elçilerinin fotoğraflarını alt alta koymuştum. İki olayın benzer bir nitelik taşıdığına inanıyorum. İki olay benzerlik gösteriyor çünkü iki olayda da yukarıdan bir reform gerçekleştiriliyor ancak reform aşağıda hiç beklenmeyecek bir büyük sevinçle karşılanıyor. Süreyyya Evren'e bu açıdan katılamıyorum, zira açılım sadece yukarıdan aşağı gerçekleşmiyor. O olay yaşandığında sokaklara çıkan yüzbinlerce Kürt devleti korkutmuş, DTP şov yapıyor olmakla suçlanmıştı. Devlet bir yol açtı ancak yol toplumca tahmin edemeyecekleri kadar genişletildi. O kadar genişledi ki önünü kesmeye çalıştılar. Ergenekon meselesinde de böyle olması gerekirdi, keşke olsaydı.

İşte olan biten bu duruma kemalizm anlam veremiyor. Altan ÖYMEN'in "Ne zamandan beri Atatürk'ü savunmak suç oldu?" diye sorduğu naif soru da böylesi bir anlam verememezliğe sebep oluyor olsa gerek. Bir kemalist olmak istemezdim. Zira 1989-92 arası Stalinistler nasıl şaşkın bir halde idiyseler bugünlerde kemalistler de aynı şaşkınlığı yaşıyorlar.

Yaşamaları olumlu, hatta içinde bulundukları denizden çıkıp etrafı görmeleri de olumlu olur. Ancak bu şaşkınlık hali ve yaratacağı öfke yukarıdaki örneklerde olduğu gibi ırkçı-faşistlerce kitlesel eylemlere dönüştürülmek istenecek. Önümüzdeki günlerde toplumu provoke etmeye yönelik haberler gelirse hiç şaşırmam. TARAF'ta yayınlanan Kafes Operasyonu Eylem Planındaki şu ifadeler bugün olup bitenlerin nasıl da planlı olduklarını sezmemize yol açmaz mı?:

“Rahip Santoro, Malatya Zirve Yayınevi ve Hrant Dink operasyonları sonrasında, Türkiye’de yaşayan gayrimüslimlerin irticai grupların hedefinde olduğu yönünde kamuoyu oluşmuş, ancak AKP tarafından, karşıt medyanın da desteğiyle, söz konusu olayların Ergenekon tarafından organize edildiği şeklinde yoğun propaganda faaliyetlerinde bulunulmuştur.”

"Operasyonları" diyor! O-pe-ras-yon-lar! Meğer bizden Hrant Dink öldürüldüğünde bunu Müslümanlardan bilmemiz bekleniyormuş. Tıpkı 2 Temmuz gibi ya da planlayıp gerçekleştiremedikleri Ankara Optimum Alışveriş Merkezi bombalı saldırısı gibi. Dağlıca, Aktütün, Mersin'deki bayrak yakma provokasyonu ve binlerce sayfalık Ergenekon İddianamelerindeki daha niceleri...

Yaşanan provokasyonların da benzeri operasyonlar olduğunu tahmin etmek gerekiyor ve tepki verirken bu şekilde tepki vermek, oyuna gelmemek gerekiyor.

Zamanında kimi solcularımız Cumhuriyet Mitinglerine destek veriyor, bize o mitingleri yerden yere vurduğumuz için tepki gösteriyorlardı. Bizse bu mitinglerin darbeci ve milliyetçi olduklarını ve dahası çok tehlikeli olduklarını söylüyorduk. Şimdi kim haklı ya?

İzmir'deki yoldaşlara ve demokratlara çok büyük işler düşüyor. Sadece İzmir'deki değil tüm Türkiye'deki barış yanlılarına ve vicdan sahiplerine. Ergenekoncular saldırıya geçiyor, geçecek. Son kalan güçlerini kullanacaklar. Onlara prim vermemek, her daim halkların kardeşliğini savunan barışın sesini yükseltmek gerek.

20091126

Ruhat Mengi, pardon ama, sana ne?

Buraya epeydir bir şey yazmıyordum, kafamı attıran olaylar olmadığından değil de herhangi bir şey yazmaya yetecek motivasyonu ve istekliliği bulamadığım için. Neyse ki az önce bir mail grubuna atılan linke tıkladım ve Ruhat Mengi'nin bir yazısının sonuna "yazmadan edemediği" iki üç paragrafı okudum. Şimdi ben de yazmadan edemeyeceğim, kendisine teşekkür borçluyum beni bu kadar kızdırmayı başarabildiği için.

Ne kendisini ne gazetesini takip ederim. Kendisinin ortalama bir kemalist görüşe sahip olduğuna kanaatim vardır. Beni kızdıran ise 26 Kasım'daki köşesinin son kısmı. Büyük ihtimalle bilmediğiniz üzere Türk Psikologlar Derneği (evet, bence de keşke Türk değil Türkiye Psikologlar Derneği olsaydı) Psikologlar Meslek Yasası için bir yürüyüş düzenledi. Zira Psikolog olmanın yasal olarak bir karşılığı hala bulunmuyor.

Ruhat Mengi de bu yürüyüşün haberlerini okumuş ancak haberin gazetelerde veriliş tarzından rahatsız olmuş. Bu nasıl psikolog? diye başlık attığı yazısını şu ifadeler ile sürdürmüş: "İstanbul birkaç gün önce psikologların eylemine sahne oldu” haberi birçok gazetede “aşırı dekolte, gece kulübü kıyafeti gibi bir kıyafet ve ağzı düdüklü” garip bir kadın fotoğrafı ile verildi. Normal olarak akademisyen veya doktorlar (daha doğrusu hangi meslek olursa olsun, çalışanları) bir sokak gösterisine asla böyle bir kıyafetle katılmazlar. Sanki özel olarak getirilip “alın size çağdaş, çalışan kadın görüntüsü” diye kalabalık grubun en önüne konmuş gibi... Herkesin ama özellikle çalışan kadınların bugüne kadar rastlanmamış bu görüntüyü çok garipsediğine hiç şüphem yok."

Bu kısacık paragraf üzerine şöylece bir söylem analizi uygulansa o kadar çok sonuç, o kadar çok anlam çıkar ki ve o anlamlar kemalizmin kadına, kadın özgürleşmesine bakışı açısına dair öyle çok şey anlatır ki...

Ruhat Hanım, önce "Bu nasıl psikolog?" ara başlığı ile bahsettiği fotoğraftaki kadını meslekten men ediyor. Ardından onu giyiminden ötürü garip diye adlandırıyor. Sonra normalin tanımını yapıyor. Sonra da çalışan kadınları ikame ettiğine olan tüm inancıyla hiç şüphe duymadan fotoğraftaki çağdaş çalışan kadın imajını kınıyor.

Yıllardır solun kimi kesimlerinin antikapitalist harekete yönelttiği eleştirinin bir benzeri, aynı kaynaktan beslendiği o kadar belli ki. O kaynak bizleri, hepimizi tek bir biçime sokmaya çalışan şu zihniyetin yansımaları. Böyle eyleme mi gelinir, böyle rengarenk eylem mi olur diye sordular yıllarca Küresel BAK'a. Zira eylemlere gitmenin, sokakta hak talep etmenin ön koşulu doğru giyinmekti. O doğru giyiniş tarzı da Modern Türkiye Devletinin arzu ettiği insan tipi olmaktan geçiyordu.

Bu zihniyetin başörtülü kızların okullarda kendi giyimleriyle eğitim almalarına da karşı çıktığına da emin olabilirsiniz. Aynı zihniyetin DTP kortejlerinde geleneksel kıyafetlerle yürüyen Kürt kadınlarına da burun kıvırdığına emin olabilirsiniz. Aynı zihniyetin rengarenk ve her kesimden insanın katıldığı Darbeye Karşı 70 Milyon Adım yürüyüşünü de Dindar-Manken İttifakı diyerek küçümsediklerine emin olabilirsiniz.

Onların istedikleri, tek tipleşmiş, seküler ve saf bir toplum; kimsenin sorun çıkarmadığı, herkesin aynı olduğu ve olması gerektiği gibi olduğu bir toplum, kemalist bir distopya. Ordu-devlet, ordu-millet anlayışının modern bir tezahürü!

Sokağa çıkıp hak talep etmek için kırmızı pantolonlarınızın üzerine beyaz t-shirtler veya beyaz pantolonlarınızın üzerine bayrak motifli t-shirtler giymelisiniz. Ah, bunu yapan İzmirli genç kızları en son gördüğümde DTP kortejini taşlıyorlardı. Cumhuriyet mitingi mensupları tek tip toplum istedikçe, toplum rengarenk olma iradesini kullanıyor ya, nasıl deliriyorlar, nasıl!

Ruhat Mengi yazısını "Yazmadan geçemedim doğrusu!" diyerek bitirmiş. Biliyoruz, geçemezdi de zaten. Geçemezdi.

Varsın geçemesin. Onların bu kafaları da artık Türkiye'de geçmiyor. Bu zihniyetin ölümü hızlanırken rengarenk bir toplum bir dalgınlık esnasında kuruluyor.

Bırakın bizi. Biz sokaklardayız, tüm farklılıklarımızla, tüm renklerimizle, tüm dillerimiz, tüm şarkılarımız ve tüm giyim tarzlarımızla, beraber, hep birlikte mücadele ediyoruz. Kimi zaman savaşa, kimi zaman küresel iklim değişikliğine, kimi zaman komplolarla siyaset yapmaya çalışan darbecilere karşı ama her zaman hak için, adalet için sokaklara çıkıyoruz. Bazen Hepimiz Ermeniyiz diyoruz, bazen Eşcinseller Vardır diyoruz, bazen Kürt Halkına Özgürlük diyor bazense hepimiz Başörtülü oluyoruz. Bazense mesleğimiz saygı görsün diye, her işçi sınıfı mensubu gibi, eylem yapıyoruz.

Üniformalarımız yok, olduğumuz gibiyiz. Şov yapmıyoruz, söz söylüyoruz. Söylediğimiz söze baksaydın keşke Ruhat Mengi.

Pardon ama, ne giydiğimizden, sana ne?

PS: Ruhat Mengi'nin saldırılarına hedef olan meslektaşıma buradan desteğimi iletmek isterim.

20091108

Chris Harman (1942 - 2009)

Socialist Worker gazetesinin ilk editörü ve Uluslararası Sosyalist Akım'ın en önemli teorisyenlerinden Chris Harman dün Kahire'de geçirdiği ani kalp krizi sonucu aramızdan ayrıldı.

Ölmeden önce yayınladığı son kitabı Zombi Kapitalizm idi ve bu kitabında her öldüğünde güya yeniden diriltilen kapitalizmin marksist bir analizini yapıyordu. Marksist bir teorisyen olarak yıllar boyunca Stalinizme, Thathcher ekolüne, neoliberalizme ve post modernizmin ilüzyonlarına karşı işçi sınıfının mücadelesini savundu. Aşağıdan Sosyalizmin ve anti kapitalist hareketin savunuculuğunu yaptı. Değerli kitabı A People's History of the World'de insanlık tarihinin sınıfsal bir anlatısını sundu. Sosyalist İşçi gazetesinde, International Socialism ve Socialist Review dergilerinde sayısız makaleye imzasını attı.

Geçen Mayıs ayında İstanbul Bilgi Üniversitesinde düzenlenen Marksizm festivalinde konuğumuzdu. Emperyalizm ve Ekonomik Kriz üzerine yaptığı sunumda Gerçek Marksist Geleneğin dünya tasavvurunu anlatıyordu ve söylediği her söz burjuvazinin ve ulusalcıların yarattıkları bulanıklıkları siliyor, krizi ve hegemonya mücadelesini marksist bir netliğe kavuşturuyordu.

Önümüzdeki Perşembe Karakedi Kültür Merkezinde, Chris Harman'ın anısı ve mücadelesi üzerine bir toplantı olacak. Ekonomik kriz ve dünyadaki savaşlar sürerken "post modern dönem"e ait tezler bu günleri açıklamakta yetersiz kalırken devrimci Marksist fikirlere her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyacağız ve Chris Harman gibi, Tony Cliff gibi büyük teorisyenlerin eserlerini daha fazla okuyacağız.

20091101

katı olan herşey buharlaşıyor



Berlin, Kasım 1989



Habur, Ekim 2009


20090930

Kürtler susturulurken...

DTP'yi kapatmayı çok uzun zaman istediler. Sonra bu rafa kaldırıldı, ortada bitmiş, sonuçlanmış bir dava olmamasına rağmen gündemden kaldırdılar bu meseleyi. Bunda elbette yerel seçimlerde DTP'nin almış olduğu tarihi yüksek oy oranının rolü büyük.

DTP'yi kapatmadılar ama DTP'li vekillerin dokunulmazlıklarını kaldırıp yargılamak istediler. Onlar milletvekili olduklarından gidip de ifade vermeyi reddediyorlardı. Şimdi savcılıktan milletvekillerinin zorla mahkemeye götürülmesi emri geldi. Milletin temsilcilerinin konuşmasını engellemek istiyorlar.

Kürtlerin çıkardığı gazeteler sürekli kapatılıyor, biliyorsunuz. Geçen ay Günlük gazetesi kapatılmıştı, kapatılma sebebi yayınladıkları bir bilimsel makalelenin yargıya göre aslında bir bilimsel makale değil bir örgüt propagandası olması idi. Sonra aynı ekip "Demokratik Açılım" ismi ile bir gazete çıkarmaya başladı. İronik olarak bu ismi seçmişlerdi. Ancak daha 1 ay geçmeden, Van'da bir PKK üyesinin cenazesiyle ilgili yaptıkları haberden dolayı gazete örgüt propagandası yapmak ile suçlanarak kapatıldı.

Kürtleri susturmak, buralarda Kürtlerin sesini duyulmaz kılmak neden devlet için bu kadar önemli? Bunun elbette bir cevabı var.

İki gün oldu Ceylan Önkol öleli. 14 yaşında bir Kürt kızı, 6. sınıfa yeni başlamış. Pek çok yaşıtı Kürt gibi, yaşaması ya da ölmesi, sokaklarda olması ya da tutsak edilmesi, okula gidip okuması ya da çobanlık etmesi pek kimselerin umurunda değildi. Sürüleri otlatmaya gitmişti, güzel bir bahar havası vardı belki orada da, belki neşeliydi, ya da yorgun. Nereden bilsin, nefretten gözü dönmüş birisinin ona havan topuyla ateş edeceğini, kimin aklına gelir.

Paramparça oldu o ufacık bedeni. Bu haber manşetlerde olmalı değil mi? Ortalık ayağa kalkmalı değil mi? Askeri bir karakoldan, bir çocuğun üzerine ateş ediliyor, havan mermisi ile. Bu bir kaza değil, onlarca koyuna değil, çocuğa denk geliyor mermi. Çocuğun babası "etlerini ağaçlardan topladık" diyor.

Bu haber manşetlerden inmemeli değil mi? Sorumluları bulunana kadar.

Sorumluları?

Midem bulanarak devam ediyorum. Biraz önce HaberTürk'ün internet sitesine baktım. Bakın Serdar Turgut'un yazdığı bir yazı buldum. Şöyle diyor yazısında: "Şu anda Hürriyet'in modern şehirli gazete olarak en büyük rakibi Sabah değil Haberturk olmuş durumda."

Şehirli gazete! Şehir insanı çocuklarına çok önem verir. Çocuklar her şeyden önemlidir "şehirli"ler için. Milyarlar harcanır çocuklara, her istedikleri yapılır. Daha ufacıkken en iyi yuvaya gönderilir, en faydalı şeyleri yemesi önerilir. Bu "şehirli gazete"lerde çocuklara nasıl bakmak gerektiğine dair çarşaf çarşaf öneriler yazılır, kimisini psikologlar yazar, kimisini beslenme uzmanları vs. Hatta bu "şehirli" insanlar doğuda yaşayan insanlara da biraz burun kıvırırlar bu konuda. Onlara göre "doğulular" (ki Kürt demek istiyorlar) bir sürü çocuk yaparlar ve önemsemezler.

Ancak nedendir bilinmez, bu şehirli insanların bu şehirli gazeteleri paramparça olan bir Kürt çocuğunu hiç önemsemediler. Belki ufak bir haber yaptılar. Bu belki ajanslara düşen bir haber (eğer düştüyse) en fazla. Göz ardı edilebilir.

Bu şehirli gazetelerinden birinde çocukların sosyal fobi yaşamalarıyla ilgili bir makale vardı, ailelere bunu nasıl aşabileceklerini anlatıyordu, bir diğer şehirli gazete bekaretlerini 14 yaşında kaybeden ünlü Amerikalı aktrislerin bir listesini koymuştu dalga geçer gibi, diğerindeyse çocukların renkli bilekliklerle oynadıkları bir seks oyununun (büyük ihtimalle Amerikalı bir gazeteden çevirilmiş) haberi vardı. Ancak 14 yaşındaki Ceylan'ın korkunç ölümü yoktu.

Ahmet Altan isabetli bir şekilde sormuş bu günkü yazısında Taraf'ta; "Ceylan, zengin bir şehrin, zengin bir semtinde yaşayan zengin bir Türk ailesinin kızı olsaydı ve “havan topu ya da roketle vurulsaydı” bu ülke bu kadar sessiz mi kalırdı?"

Ve meclis. DTP'li milletvekilleri olmasa bu konuyu konuşacak kimse yok. Ülke bölünmesin, birlik, beraberlik diye nutuklar atan Bahçeli, Baykal ve türevlerinden ses seda yok. Bu olay hiç yaşanmamış gibi davranacaklar, vicdanları sızladı mı merak ediyorum.

İşte Kürtleri susturmak bu yüzden önemli. Kürtler konuşabildikçe, bölgede yaşananların hasır altı edilmesi mümkün olmadıkça ortaya dökülenler nelerin yapılmış, Kürt halkının başına nasıl felaketler gelmiş görmemizi sağlıyor.

Şu kısacık zamanda ortaya çıkanları hatırlayın, Dağlıca ve Aktütün baskınlarının iç yüzü, asit kuyuları, toplu mezarlar, eylemlerde öldürülen insanlar, JİTEM itirafçılarının anlattıkları, Ergenekon şemaları vs. vs.

Sorumlular demiştik değil mi? 14 yaşında bir kızın havan mermilerine hedef oluşunu manşet yapmayan kim varsa bu olayın sorumlusudur.

20090914

Yapay Afetler

İlkokul üç ya da dördüncü sınıfta olmalı, öğretmenimizin elinde dört tane kibrit kutusu ve bir mukavva ile sınıfa geldiğini hatırlıyorum. Mukavvanın üzerine kibrit kutularını üst üste dizmiş ve bunun bir apartman olduğunu söylemişti. Sonra mukavvayı hafifçe sarstı ve tüm kutular devrildi. "Gördüğünüz gibi, bina sağlam değilse, ufacık bir depremde yıkılır". Ardından kibrit kutularını birbirine yapıştırdı ve mukavvayı yeniden sarstı, bu kez "bina" darmadağın olmamıştı ama yine de devrilmişti. "Görüyorsunuz, bina sağlam olsa da temeli sağlam değilse yine de yıkılır" demişti. Son kez binanın altına da uhu sürerek yapıştırdı ve mukavvayı şiddetle sarstı. "İşte hem zemini hem de kendisi sağlamsa bir binanın, deprem onu yıkamaz" dedi.

Doğal afet denilen olayların aslında hiç de doğal sebeplerden kaynaklanmadığını, aksine onları afete dönüştürenin biz insanların yaptıkları hatalar olduğunu anlatıyordu ilkokul öğrencilerinin anlayacağı bir dille. Ona göre depremin ya da selin herhangi bir doğa olayından farkı yoktu, yağmurun yağması, çiçeklerin açması gibi doğal bir olaydı onlar. Ancak biz onları yok saydığımızdan, her yaşandıklarında bir felaket de ardlarısıra geliyordu.

Yine de depremi, burnumuzun dibinde yaşadığımız güne kadar, hep uzakdoğu ülkelerine yakıştırıyordum. Sanırım pek çok insan da benim gibiydi. Bir türlü bunun bizim de başımıza gelebilecek bir şey olduğunu düşünmemiştik. Ancak geldi...

Sanırım bu her şey için geçerli. Her gün geçtiğimiz sokaklarda yaşanan trafik kazalarını, cinayetleri, hırsızlıkları okuyoruz gazetelerden ancak hep sanki uzak diyarlarda yaşanıyor gibi geliyor bunlar. Ya da evlenmek, askere gitmek, işsiz kalmak, ölmek vs. gibi herkeslerin yaşadığı şeyler yaşandıkları güne kadar hep başkalarının hayatlarında olan ancak bizim başımıza asla gelmeyecek şeyler gibi gözüküyor. Sonra tabii, gün geliyor, onlar da yaşanıyor.

Bunlardan bir tanesi de küresel ısınma ve onun sonuçları. Bu işin sorumlusu kimdir bilemiyorum ama küresel ısınma topluma hiç de gerçekçi bir sorun gibi gözükmüyor anlaşılan. Küresel ısınmanın sonuçları sadece tropik adalarda yaşayanları ya da kutuplardaki penguenleri etkilemeyecek. Onun sonuçlarını her gün burnumuzun dibinde görmeye başladık.

Şimdi her gün olmasını beklediğimiz depremi, nasıl bir zamanlar sadece uzakdoğuda yaşanır sanıyorduysak, bugün de küresel ısınmayı tropik bölgeleri etkileyecek bir şeymiş gibi görme hatasını yapıyoruz. Seller, kuraklıklar, kıtlıklar sanki çok uzaklarda olacakmış gibi.

Oysa kuraklık geçen yaz Ankara'yı vurmuştu. Birkaç gün önceyse İstanbul'da devasa bir sel yaşandı. Bu yaşananlar sanayinin salgıladığı sera etkisi yaratan yüksek miktarda karbon gazının gezegenin ısı seviyesinde yol açtığı birkaç derecelik yükselmenin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Yani yazın kuraklık çekmemiz ve kışın sel sularıyla boğuşmamız, karbon üretim miktarlarını kısıtlayacak önlemler almayı reddeden hükümetlerin ve elbette bu hükümetlerin önlem almasını engellemek üzere lobiciliğe milyarlar yatıran dev şirketlerin suçu. Onlar kar etsin diye, zenginliklerine zenginlik katsın diye biz ölüyoruz, biz yoksullaşıyoruz.

Katrina kasırgası yaşandığında, dönemin ABD hükümeti, zenginlerin oturduğu muhitleri sel basmasın diye baraj kapaklarını açmış ve siyahlar ile yoksulların yaşadığı sanayi bölgesini sular altında bırakmıştı. Felaket binlerce insanın ölümüne yol açtı. Bunların büyük çoğunluğu kurtarma ekiplerinin yardım etmeye tenezzül etmeyeceği siyahlar ve işçilerdi.

İstanbul'daki selde tır şöförlerinin ve serviste sıkışan işçilerin ölmüş olması da, selin yoksul semtleri vurmuş olması da tesadüf değil. Aksine burada defalarca yazmış olduğum gibi, küresel ısınma en çok yoksulları etkileyecek. Bugün karşı karşıya olduğumuz durumsa, tıpkı 1999'da depremin Türkiye'de de yaşandığını öğrendiğimiz gibi, küresel ısınmanın Türkiyeli yoksulları da öldüreceği gerçeğini öğrenmiş olmamızı sağlamalı.

Küresel ısınmaya karşı mücadele çevrecilere bırakılacak bir iş değil. Küresel ısınmayı tasarruflu ampüller kullanarak engelleyemeyiz. Bu mücadelede sendikaların, yani işçilerin ve yoksulların en ön safta yer alması gerekir.

Ekim'in başında İstanbul'da IMF ve Dünya Bankası toplanıyor ve ilk gündem maddeleri küresel iklim krizi olacak. Daha önce G8 toplantısında da bu madde gündeme geldi ancak hiçbir somut önlem kararı çıkmadı. Zenginler, karlarını azaltacak önlemler almak istemiyorlar, nasıl olsa iklim krizi onları vurmayacak.

Onların milyarlarca dolarlık lobileri var. Bizimse kendi hükümetlerimizi zorlamak için taban hareketimiz. Geldikleri zaman sokaklarda olalım ve onlara "Şirketleri değil, gezegeni kurtarın" diye haykıralım. Daha önce haykırdık ve Kyoto'yu imzalamalarını sağladık, şimdiyse bir adım ileri gitmenin zamanı...

20090910

Günahlar ve bedelleri

“İsa birilerinin günahları için öldü, benimkilerin için değil” diyor Patti Smith, Gloria isimli şarkısına başlarken. Her ne kadar punk rock’ın en önemli sembollerinden sayılan bir isyankar olsa da, bu sözleriyle günümüzün modern insanının ruh halini yansıttığını düşünüyorum. Modernite içerisinde insan kendi davranışlarının sorumlusu ve başına gelenler de kendi davranışlarının ürünü, eğer yeterince çalışırsa başarılı olabilir, eğer başarısızsa bu yaptığı yanlış tercihlerin sonucudur: fakirler fakir kalmayı hak ettiklerinden fakirdirler ve her zenginin geçmişinde örnek alınası bir başarı öyküsü vardır.

Ancak olan bitene biraz bakınca çok farklı şeyler görüyoruz. Küresel ısınma, en kötümser bilim insanlarının beklentilerinden daha kötüye evrilerek, buzulların erimesiyle atmosfere karışan metan gazıyla beraber ‘ani iklim değişiklikleri’ olarak yaşanmaya başlandı. Bu iklim değişikliğine sebep olanlar dünyanın en endüstrileşmiş bölgeleri ve elbette bu endüstrinin sahibi, kar edeni ve müşterisi olan ileri kapitalist ülkeler iken, iklim değişikliğinden ilk etapta etkilenen bölgeler dünyanın en yoksul bölgeleri olacak. İleri kapitalist ülkelerde yaşanan görece refahın bedeli, içme suyu ve besine ulaşmakta dahi sıkıntı yaşayan yoksul bölgelere ödetiliyor. Bu bölgelerde şimdiden 26 milyon insanın evsiz kaldığı söyleniyor.

Bu yeni bir şey değil, gelişmiş ülkelerin refahının bedelinin yoksul ülkelerin sefaleti olması alışılagelmiş bir durum. Çevre dostu olarak pazarlanan ve artık uçaklarda dahi kullanılan biyo-yakıtların yol açtığı besin krizi hala her gün binlerce insanın açlıktan ölmesine sebep oluyor. Oysa bir arabanın deposunu doldurmaya yetecek biyo-yakıt üretmek için, bir kişiye 365 gün yetebilecek kadar besin harcanıyor. Yoksul ülkelere kredi veren IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar, bu ülkelerin ürettikleri besin maddelerini ihraç etmelerini ve böylece borçlarını ödemelerini dayatıyor. Böylece toplu taşıma araçları yerine arabalarımızla ya da trenler yerine uçaklarla seyahat edebiliyor olmamızın bedelini, bütün gün mısır tarlalarında çalışan ancak çocuklarına ekmek bile götüremeyen, çocuklarının susuzluk ve açlıktan ölmelerini izleyen Afrikalı çiftçiler ödüyor. Bugün dünyada 800 milyon insan açlıkla boğuşuyor, bunun önümüzdeki dönemde biyo-yakıtların kullanımının artmasıyla 1,2 milyar’a çıkması bekleniyor. Bir yandan küresel ısınmanın etkileri bir yandansa tüketimin ve kişisel konforun sürekli teşvik ediliyor olması bu yoksulluğa ve açlığa karşı gösterilen tüm çabaları boşa çıkarıyor.

Şimdi başkalarının günahlarının bedelini ödeme sırası bize geldi. Dünya bankalarının ve elbette kapitalizmin kurgulamış olduğu ve bir gün batacağı aşikar olduğu halde yine de devreye sokulan bir kredi sistemi nihayetinde duvara tosladı ve içerisinde olduğumuz küresel ekonomik kriz ortaya çıktı. İstanbul Bienal’inin Brecht’ten alıntıladığı slogan çok haklı: ‘Banka kurmanın yanında, banka soymak nedir ki!’ Hükümetler bu çöküşten kaynaklanan büyük açığı doldurmak için bizim vergilerimizden milyarlarca doları şirketlere aktardılar ve bunu yaparken bize hiç danışmadılar. Şirketler ayakta kalabilsin diye on milyonlarca insan işten çıkarıldı, işlerine devam edenlerin pek çoğu maaşlarını almakta sıkıntı çekiyor. Her birimiz daha yoksullaştık, her geçen gün yoksullaşmaya devam ediyoruz.

Hiç de modernitenin iddia ettiği gibi, kendi kararlarını veren, kendi yaşamını çizen özgür bireyler değiliz. Aksine, yaşamamıza ya da ölmemize, refah içinde olmamıza ya da açlıktan kırılmamıza bizim yerimize karar verenler var, her günümüzü onların günahlarının bedellerini ödemekle geçiriyoruz ve bu olurken bir yandan da bizim günahlarımızın, açgözlülüğümüzün, konfora düşkünlüğümüzün bedelini başkaları ödüyor.

Tüm bunları planlayan insanlar, IMF ve Dünya Bankası yöneticileri Ekim ayında önümüzdeki yıl kimlerin yaşayacağına ve kimlerin öleceğine karar vermek üzere İstanbul’da toplanacaklar. Gittikleri her yerde protestolarla, lanetlenmelerle karşılaşan bu insanları İstanbul’da da büyük protesto gösterileri bekliyor olacak.

20090827

Hepimiz ellerimizde pimi çekilmiş el bombaları ile dolaşıyoruz

Dün Taraf'ın manşetinden verilen el bombası olayı hiç kimseyi şaşırttı mı? Yani bir teğmen, ona emanet edilmiş, uğurlanıp gönderilmiş 22 yaşındaki bir erin eline patlamak üzere pimi çekilmiş bir el bombası veriyor ve bomba 45 dakika sonra patlayıp etraftaki askerlerle beraber gencecik insanların ölümüne yol açıyor. Bu sizi hiç şaşırttı mı? Dün Taraf o haberi manşetten vermeseydi o teğmenden kimse hesap soracak mıydı? Yoksa "bu bir kazaydı" denilip geçiştirilecek miydi?

İki gün önce sabah saatlerinde "demokratik" Türkiye Cumhuriyeti'nin televizyonları yeni bir muhtırayı tartışıyordu. Gazeteler bu haberi "TSK Kırmızı Çizgilerini çekti" diyerek verdi. Bu sizi hiç şaşırttı mı? Yoksa siz de bekliyor muydunuz bu barış sürecinde TSK'nın haddi olmayan kırmızı çizgilerini çekmesini.

TSK mensuplarının yetki açısından, Noter'den ya da evlendirme dairesi görevlilerinden bir farkı yoktur! Bu ülkenin vatandaşlarının verdiği vergilerle geçinirler, yani sadece devletin onlara vermiş olduğu görevi yapmaları gereken memurlardır. Barışa ya da savaşa karar verme hakları yoktur. Siyaset yapmak isteyen devlet memurları görevlerinden istifa eder ve parti kurarlar. Devlet memurluğu görevi yapmaları da onlara bu ülkenin vatandaşlarını öldürme yetkisi ya da dokunulmazlık gibi haklar kazandırmaz. Yani nasıl ki noter elinize bir el bombası verip sizi sokağa yollamaz sa bir general de böyle bir şey yapamaz -yani normal bir ülkede. Bu yüzden 22 yaşındaki oğlunuzu notere yollarken "acaba ölecek mi" diye korkmanız yersizdir, ancak askeri şubeye giden birisine ne olacağını rasyonel yollarla kestiremezsiniz. Malesef...

Bir teğmenin emri altındaki askerleri ölüme gönderme cesaretini bulmasının ardında yatan bu ülkedeki askeri vesayettir. Kimsenin onlara hesap sormayacağına dair inançlarıdır. Bir muhtıradan sonra çıkıp da "TSK gerekeni yapmıştır" diyen CHP ve MHP gibi partiler, orduyu göreve çağıran Cumhuriyet mitingciler ve bu partilere oy veren kitleler de ne yazık ki bu eylemden sorumludurlar.

Demokratik bir ülkede böyle bir olayın ardından Genelkurmay Başkanına kadar bütün sorumlular istifa ederler. Şimdi İlker Başbuğ istifa etmelidir ve tüm sorumlular hesap vermelidir. Bu ülkenin demokrasi güçleri bu olayın peşini bırakmamalıdır.

25 yılda devlet hazinesinden (verdiğimiz vergilerden) 400 milyar dolar savaşa ayrılmış. 5003'ü Türk askeri olmak üzere 40 binin üzerinde insan yaşamını yitirmiş. Savaşın bitmesi demek bu paraların okul, hastane, yol vs. için kullanılması demek olacak, insanların insanlığa yaraşmayacak biçimlerde ölmemesi, öldürülmemesi demek olacak. Ama savaşın bitmesi demek aynı zamanda askeri vesayetin son bulması demek olacak. CHP gibi, MHP gibi Türk milliyetçiliğinden beslenen partilerin siyaset yapma alanlarının daralması, marjinalleşmesi demek olacak. Bölgeyi ucuz emek deposu olarak gören Türk burjuvazisinin bu sömürüden vazgeçmek zorunda kalması olacak. (A, ne olur, en ucuz ve vasıfsız iş gücü olarak kullanılan ve aşağılayıcı bir kelime olan "amele" sözcüğünün Kürtlerle özdeşleşmediğini söylemeyin) Burjuvazi en pis işlerde çalıştıracak, köyünden zorla sürülmüş Kürt gençlerini bulamayacak, Kürt gençleri Muş ovasında iş bulabilecekler ve insani koşullarda çalışacaklar çünkü. Bu da TÜSİAD'ın hiç mi hiç işine gelmeyecek. Barış herkesin kirli oyunlarını bozacak!

Barış süreci bir muhtıra ile engellenmeye çalışıldı. Artık 1 Eylül'deki yürüyüş sadece bir barış yürüyüşü değil, aynı zamanda tarihi bir darbe karşıtı yürüyüş olacak. Barıştan ve demokrasiden yana olan herkes için tarihi bir görev, orada olup "Darbeye hayır, Barışa Evet!" demek.

Ne garip, TSK, TKP, İP, CHP, MHP, TÜSİAD bir konuda birlik oldular, bu barış planı ABD'nin bir oyunu imiş ve 'anti-emperyalist' ordumuz bu oyunu bozmuş. T"K"P'nin TSK'ya yönelik tek itirazı AKP'ye yakın durmaları yönünden, TSK'yı daha cumhuriyetçi olmaya çağırıyorlar! 30 Ağustos afişlerinde Mustafa Kemal resmi ne kadar da küçültülmüş, Osmanlı mı oluyoruz acaba diyorlar!!! Askeri vesayete karşı çıkmayı ise bir kez daha "liberallik" olarak adlandırıyorlar. Ne günlere kaldık!

Öte yandan KESK, DİSK, Türk-İş, Hak-İş, Memur-Sen ve diğer tüm işçi örgütlenmeleri barıştan yana, çözümden yana tavır alıyorlar. "Yaşasın halkların kardeşliği" sloganını tutarlı olarak sürdürüyorlar. Bu çok anlamlı bence, hem de çok çok çok anlamlı...

Bu olay bir derstir ve sembolik bir değer taşır; askeri vesayet ortadan kalkana dek demokratik bir ülkede yaşayamayacağız, hakkımızı arayamayacağız, hepimiz çok iyi biliyoruz ki bir teğmen arabasıyla trafikte çocuğumuza çarpıp öldürse hiç bir ceza almaz, hatta çocuğumuz suçlu bulunur, hepimiz çok iyi biliyoruz ki, askeri vesayet kalkana kadar hepimizin elinde patlamayı bekleyen birer el bombası var.

O ellerimizi kocaman açacak ve DUR işareti yapacağız, darbelere DUR! Çünkü barutlar tükeniyor artık...

20090824

Atanmışların İktidarı Kürt Çözümüne Karşı!

Tarhan Erdem'in geçen hafta Taraf'a verdiği "Kürt Açılımı siyaseti sarsacak" başlıklı röportajı CHP ve Baykal hakkında önemli tespitler içeriyor ve artık bu partinin ve siyaset biçiminin ölümünü müjdeliyordu. Yanılıyor, sıradan bir demokrasiye sahip herhangi bir ülkede Baykal tipi siyaset çoktan ölmüştü, ancak Türkiye'de Baykal ve CHP kendisini demokrasiye dayandırmıyor, aksine sokaktaki insanları umursamasını beklemek hatalı olacaktır. Şöyle ki, CHP'nin bittiğine dair yapılan tespitler, Baykal'ın sözlerinin CHP tabanında tepki topladığı söylenerek yapılıyor. Oysa bu taban Baykal'ı ilgilendirmez, Baykal'ı asıl ilgilendiren ise MGK'da bulunan demokrasi dışı güçlerdir, yani seçilmişlerin değil atanmışların tarafı.

İşte bu atanmışlar iki gün önce yeniden devreye girdiler. Herşey önce TÜSİAD'ın yaptığı açıklamayla başladı, açıklama demokratik sürece destek verir gibi gözükmekte, ancak sürekli terörden bahsetmekte, 'Kürt' kelimesini ise kullanmamaya özen göstermekteydi. Takriben toplanan MGK sonrası Erdoğan ve sayın Beşir Atalay'ın açıklamaları ton değiştirdi ve Kürt açılımının ismi birden "teröre karşı sürdürülen mücadele" oluverdi. Sorun "terör sorunu" olarak tanımlandıktan sonra çözümün de askeri çözümlere sıkışması ve ekonomik-kültürel açılımın Kürt hareketinin tasfiyesine dönüştürülmesi şaşırtıcı olmayacak. Böylece Baykal sürdürdüğü muhalefetle süreci yavaşlattığı için egemenlerin bir kez daha gözüne girmiş oldu.

Böylece liberal demokratların ısrarla sorup da cevap bulamadığı sorular kendiliğinden cevaplanıyor, evet, Baykal Kürt sorununda çözüme tabanına ve parti içi tepkilere rağmen karşı çıktı, bunu yaparken de demokrasi dışı güçlerin müdahelesine güvendi. Bakın, CHP 200 yıllık bir devlet geleneğini temsil eden kanlı bir partidir, bu partiyi küçümsemek malesef yaygın bir hareket haline geldi, ancak bu partinin, özellikle de Baykal'ın küçümsenecek bir tarafı yok, aksine hala çok ama çok tehlikeliler.

Liberal demokratların ısrarla sorup da cevaplayamadıkları başka bir soru ise Bahçeli ile ilgili. Cevaplayamazlar, çünkü ne yazık ki liberal tezleri faşizm üzerine çok fazla bir bilgi vermiyor. Devletçilerin de faşizm konusunda yalan yanlış bilgileri var ve onlar da kafa karışıklığı içerisinde AK Parti Bahçeliden tehlikelidir gibi garip fikirler ortaya atıyorlar. Oysa faşizm de hiç küçümsenmeyecek siyasi bir sistemdir ve kendine has taktiklere sahiptir. Faşizmi satırlı bıçaklı ülkücü gençliğe indirgemek kadar büyük bir budalalık olamaz.

Bahçeli, MHP'nin belli bir döneme özgü politikasının temsilcisiydi. Faşizm bir küçük burjuva ideolojisidir ve küçük burjuvazi gerici-statükocu fikirlerde en sabit ve radikal olan sınıftır, çünkü değişimden en fazla zarar görecek olan kişilerdir, her türlü değişimden korkarlar. Ancak bu sınıfın örgütlülüğü zayıftır, bu sebeple sürekli burjuvaziyi ve işçi sınıfını ikna etme uğraşı içerisindedirler. Daima katı ahlakçılık, ırkçılık, milliyetçilik gibi fikirleri kullanır, bu şekilde siyaset yaparlar. Geçtiğimiz dönem burjuvazi sokakta çeteleri olan, adam döven, ırkçı fikirler yayan bir harekete ikna olmazdı, çünkü istikrarın geleceği yer Avrupa Birliği idi ve dolayısıyla demokrasi, insan hakları gibi fikirler revaçtaydı. Bu sebeple MHP burjuvazi ile diyaloğu sürdürebilmek adına imajını yeniledi. Bunun da temsilcisi Bahçeli oldu, Bahçeli güya ülkücüleri sokaktan çekti, MHP'yi 'demokratik'leştirdi. (Bu esnada seçim dönemlerinde ve 2005 süreci gibi dönemlerde söylemler yeniden sertleşti, faşist saldırılar ve idam ipleri yeniden propaganda aracı olarak devreye girdi ama nedense hemencecik unut[tur]uldu bunlar)

Tabii böyle bir şey imkansızdır, faşist bir parti demokratik olamaz. Şimdi yeni süreçte bu demokratiklik işlerine yaramıyor. Ekonomik kriz var ve ekonomik kriz dönemleri işçi sınıfı hareketinin yükseldiği dönemlerdir, bu sebeple burjuvazi kirli işlerini yaptırmak üzere faşist çetelere ihtiyaç duyabilir, dolayısıyla faşizm ile burjuvazi arasında kirli bir diyalog kurulabilir. Son AB parlementosu seçimlerinde faşizmin aldığı tarihi yüksek oylar, özellikle Britanya'da BNP'nin (Britanya Milliyetçi Partisi) aldığı tarihi %8 oy faşizme umut veriyor. Bahçeli'nin 'demokrat' imajı ise buna uymuyor. Önümüzde MHP'nin genel kongresi var ve büyük ihtimalle MHP Bahçeli'nin yerine daha sert, daha ırkçı birisini seçecek. Bahçeli'nin çabası bundan, Bahçeli yüzüne taktığı o demokrat maskesinden kurtulmaya çalışıyor.

Bütün dünyada faşizme faşistlere nasıl davranılırsa öyle davranılıyor. Ortak mücadeleler örgütleniyor, yürüyüşleri engelleniyor, başkanları her gittikleri yerde protesto ediliyor. Burada ise demokrat gazetelerde Bahçeli ile mütabakat olmadan Kürt sorununda çözüm olamayacağı ya da Bahçeli'nin tavrının şaşırtıcı olduğu gibi fikirler kaleme alınıyor. Hatta Tarhan Erdem'e göre Öcalan ile Bahçeli benzerlik gösteriyormuş!!! Bahçeli'nin tavrı hiç de şaşırtıcı değil, fikri neyse zikri de o nihayetinde...

İşte, nihayetinde demokratik açılım terörle mücadeleye dönüştü, ertesi gün Günlük isimli gazeteye bir ay kapatma cezası verildi. "Hayal gücünüzü zorlayın" diyordu Erdoğan, birkaç hafta önce yaptığı o duygusal konuşmasında "Mesele büyümeden çözüme kavuşturulsaydı bugün Türkiye nerede olurdu?”

Bunların söylenebiliyor olmasının en büyük sebebi Ergenekon davası ile birlikte siyasetteki sivilleşme idi, ancak MGK'nın müdahelesi (tabii ki TÜSİAD'ın doğrultusunda) gösterdi ki, "bir-iki-üç daha fazla Ergenekon" sloganını haykırmadan bu sorunlarda çözüm imkansız. İşte askerler bir kez daha müdahele ettiler ve işte açılım bir kez daha karmakarışık oldu.

Yalnız bu kez hesaba katmadıkları bir sokak var. Sokakta insanlar barış umudu içerisinde ve her şeyin her zamankinden daha fazla farkında. Tony Blair, IRA meselesi için "sorunun çözümü için şeytanla bile görüşürüm" demişti, Erdoğan'dan şeytanla görüşmesini isteyen yok, bir halkın meşru temsilcileri var ve meşru talepleri. Buna engel olan, bu sürecin önünü tıkayan herkes ölen ve öldürülecek olan bebeklerden ve gençlerden sorumlu eli kanlı katiller olacaklar ve tarih bugün medya kime diyor olursa olsun onlara "bebek katilleri" diyecek.

1 Eylül Dünya Barış günü Türkiye'nin bütün merkezlerinde barıştan yana olan Türkler ve Kürtler sokaklara çıkacaklar ve "Biji Aşiti" diye hep bir ağızdan bağıracaklar.

Artık geri dönüşü olmayan bir barış yolundayız...

20090819

Kafka TSK

Machbeth'ten sonra Kafka'nın Dava'sının da çizgi romanı çıkmış, çizgi romanlara bayılan biri olarak bu işten hoşlandığımı itiraf etmeliyim. Ancak Kafka bu şekilde karşıma çıkınca biraz ürktüm, işin aslı bir ayı geçti bir Kafka karakteri olarak yaşayıp gidiyorum. Devlet daireleri, büro telefonlarının kendilerine özgü o zilleri, yine bürolara ait o özel koku (artık sigara içmek yasak ama yüzyılların sindirdiği çay ve tütün aroması) ve elbette işlemlerin bir süre sonra asla bitemeyeceğine ikna olup geri kalan hayatının bu şekilde geçeceğine dair oluşan tuhaf bilinç durumu...

Ama en zoru askerlik şubesi... Öyle ki bu sabah nihayet ihtiyacım olan iki nüsha belge öğle tatiline girmelerine birkaç dakika kala elime geçince bahçede paralize olmuş, ne yapacağımı bilemez halde kaldım! Öyle alışmıştım ki bir belgemin eksik olmasına, aslında bilmem hangi imzayı almam gerektiğine, bilmem falanca belgemin aslı gibidir damgası almasının gerekliliğine veya bilmem hangi hesaba bilmem ne kadar para yatırmam gerektiği halde yatırmamış olmama veya bir belgemin kırıştığından dolayı kabul edilmemesine... İş bitti, alın belgeniz denildiğinde "hayır, yapmayın, ne olursunuz, bana bir iş daha verin, bir imza daha alayım, iyi kontrol edin ya, muhakkak bir belgem eksiktir, bakın bir sayın kaç fotoğraf var, ikametgah getireyim mi, bakın muhtar da yakın, lazım olur belki" diye yalvaracaktım neredeyse. Hatta 15 dakika falan da bahçede bekledim, sandım ki Nelahat hanım koşarak inecek ve "410, 410, bir yanlışlık olmuş, sizin belgenizi iptal etmek zorunda kalacağız, ya da hemen falanca belgenizin aslının noter tasdikli kopyasını getirin" diyecek ya da birden aslında bu şubeye değil de falanca şubeye gitmem gerekiyormuş da bütün işler iptal olacak.

Ama bitmişti ve bu artık almam gereken en son belgeydi, şubenin kapısından çıktığımda hayatta bütün amacı sona ermiş biri gibi hissettim bir an için. Sanki ömrüm boyunca bir hastalığa çare bulmak için çalışmıştım ve bulamadan emekli oluyordum ya da tüm ömrümü devrim için çabalayarak geçirmiş yaşlılık günlerimde bürokratik karşı devrimi izliyordum. Sırada hala insanlar bekliyordu ve o gün hiçbirisinin işinin hallolmayacağından emindim. Öğle saatiydi, güneş tepedeydi, sabah kahvaltı bile etmemiştim, bu belgeyi okula götürmem gerekiyordu.

Bu ruh hali boşuna değil. Nihayetinde basit bir belge için saat 7 buçukta askerlik şubesine gittiğinde orada sırada bekleyen kişilerin "valla geldin ama geç kaldın artık sıra gelmez" diyerek yarı gülen yarı yardım eden tonları ve gerçekten de sıra gelmediğinden ertesi gün saat (sabaha karşı) 5'te oraya gitmek, sonra saat 5te oraya gitmiş olduğun halde görevlilerin itiraz edebilecekleri her şeye itiraz etmeleri sonucu işlerin ertesi güne uzaması, bu esnada defalarca farklı devlet dairelerine gidip çeşitli belgeleri tamamlamak, tabii sıcak, açlık, susuzluk, parasızlık... insanı bu hale getiriyor.

Sonra bir sabah bir uyanıyorsunuz hamam böceği olmuşsunuz, bir uyanıyorsunuz "yükümlü" olmuşsunuz. Neyse ki Dava'aki adamın neden suçlu olduğunu biliyordum en baştan beri -okuyucu olduğumdan doğruca jüri koltuğuna oturuyorum- ama aynı suçu işliyor olmak, hatta bu suçu işlemekten kaçamamak, hatta kaçmak ne kelime bu suçu işlemek için can atmak da yine ayrı bir karamsarlık durumu yaratıyor. (Ayrıca bir yazı önerisi, Oğuz Atay Noter:p)

Gerçi, bendekiler laf, tüm bunları dünyanın en doğal hali olarak kabul etmiş askerlik şubesi çalışanları içinse garip bir durum yok. Bu iş böyle olacak, olmalı; eğleniyor, sohbet ediyor, dalga geçiyor, dışarıda bekleyen yüzlerce kişiyi hiç umursamıyorlar. Niye umursasınlar ki, di mi; umursamalarını beklemek saçma!

Tüm bu zamanda hoşuma giden, şubede askerlik için bekleyenlerin kendi aralarında "ya güneydoğu'ya düşersek ne olacak" diye sorup sonra her defasında "ama abi, eskisi gibi değil artık, bitiyor o işler, düzeliyor" diyerek rahatlamalarıydı. Barış ihtimali tüm topluma olumlu hisler veriyor, umarım birileri bu işe çomak sokmaktan vazgeçer, kendilerini bitirmek istiyorlarsa benim derdim değil, memnun olurum ama bu ülkenin Türk ve Kürt gençlerinden çeksinler o kanlı ellerini artık Baykallar, Bahçeliler... (böylece yazıya politik bir hava da katılır)

İşte böyle...

20090725

Söz uçmaz, söz kalır...

Transbosporusism'den Banliyöden Notlar'a geçtiğim ilk yazımda filtre kahvenin kolestrol yaptığından ve CHP'nin ne kadar kaypak ve iki yüzlü bir parti olduğundan söz etmişim. 2007 yılının Mart ayıymış; aradan iki seneden fazla zaman geçmiş, şimdilerde daha fazla kahve bağımlısıyım ve CHP'den çok çok daha fazla tiksiniyorum. Kolestroldan ölsem gitsem de umrumda değil sanırım, alkolden uzak durmaya karar verdim, ancak Venti olmadan yaşanır gibi gelmiyor.

Düşünüyorum da, 2005 yılıydı, üniversiteye kabul edilmiştim ve her gün üniversiteye gitmek üzere çok uzun bir yol gidecektim, hergün yaklaşık 2 buçuk saatti bu yol ve hayatının o güne kadarki kısmını önce Karadeniz kasabalarından sonra da İstanbul'un ufak bir banliyö semtinden çok da fazla çıkmadan geçirmiş birisi için epey büyük bir olaydı. Blog tutmaya o zaman başlamıştım, Legendary Journey gibisinden bir başlık atmıştım önceleri, sonra o günlerde dinlemekten çok zevk aldığım Death Cab for a Cutie grubunun TransAtlanticsm isimli albümüne gönderme yaparak TransBosporusism diye değiştirmiştim adını blogun.

O bloga sizin bir ulaşım şansınız yok gerçi, İngilizce yazıyordum o zamanlar. Ara sıra (işte haftada 1-2 kez) birer paragraflık yazılar yazmışım. Neden İngilizce, 2006 Eylül'ünde şöyle yazmışım "English has always been like this for me, a language that i can hide behind. When i feel angry, i get angry in english, when i feel romantic, i sang in english, it's a language that i dont feel the walls arround me, so it shouldnt be so suprising for me to write my diary in English."

Söz uçar yazı kalır diyorlar. Yanlış. Yazıya bu yüzden güvenmemek gerekiyor, söz ise hiçbir yere uçmuyor. Söz ağızdan çıkar çıkmaz bir gerçekliği inşa etmeye başlıyor. Öyle güçlü ki! Biz bazen çok safız, söylediğimiz sözlerin mülkiyeti bize ait sanıyoruz, sanıyoruz ki birşeyler söylendiğinde onlar aklımızdaki düşünceleri, içimizdeki duyguları, ne hissettiğimizi, ne anladığımızı bizi dinleyenlere aktarabilir, dili bir araç sanıyoruz. Oysa daha kelimeler oluşmaya başlamadan çok önce kontrolümüzden çıkıp gidiyorlar. Ses dalgalarına dönüştüklerinde artık herşey için çok geç oluyor, binlerce yıllık kültür birikimi, tarih, koşullar, dinleyenlerin o ana kadar dinledikleri, başlarından geçenler, karşılarına çıkan insanlar, hepsi önce sinir hücrelerindeki elektriklenmelere sonra da o sözün dalgalandırdığı havaya karışıyor. Rüzgar eken fırtına biçer diyorlar, söz ektiğinizde ise ne biçeceğinizi hiç kimseler bilemiyor.

Sonra tüm o sözler koskocaman bir gerçeklik inşa ediyor. Ektiğiniz, biçemediğiniz ve binlerce yıldır milyarlarca insanın ektiği ve biçemediği binlerce sözden oluşan bir ormandan ibaret gerçeklik. Farkında dahi olamadan, hiç de niyet etmeden inşa ettiğimiz gerçekliklerin içersinde yaşamaya mahkumuz ancak duramıyor ve inşa etmeye de devam ediyoruz. Belediyenin yıkımlarla önünü kesemediği, sürekli büyüyen bir gecekondu mahallesi gibi gerçekliklerimiz. Zemin kaydı ve fail öldü, şimdi altyapıdaki çarpıklıkları düzeltmeye niyet eden kimse de yok. Ara sıra siyasal islam partileri gecekondu mahallelerine uğrar ve zemini kurmaya çalışır, kimi zaman devrimciler duvarlara sloganlar karalayıp gerçekliğe müdahele etmeye uğraşırlar. Ama gecekondu mahallesi çok büyüktür ve onların hiçbiri kendi cüsselerine bakmaz! Gecekondu mahallesi büyür de büyür...

Birileri küreselleşmeden dem vurur, bu olan bitenin postmodern döneme ait olduğunu söyler. O da doğru değil. İsa çarmıha gerilirken de durum çok farklı değildi, kör Œdipus annesiyle evlenirken de. O ayrı bir yazının konusu.

20090715

Özgürlük...

Şincan'da Stalinizme karşı; 

İran'da despotizme karşı; 

Honduras'ta darbeye karşı;

Türkiye'de askeri vesayete karşı; 

HALKLAR ÖZGÜRLÜK İSTİYOR!

20090704

Görmek ve görmezden gelememek bir de...

Eğitim öğretim yılı biterken, Van'da Milli Güvenlik dersinin sınavına giren bir çocuk sorulardan birisine beklenmedik bir cevap vermiş. Ders konularını tahmin edebilirsiniz, soru da "Bölücü terör örgütünün asıl amacı nedir" imiş, çocuk da örgütün terör örgütü olmadığını anlatan bir cevap vermiş. Bunun üzerine asker-hoca (ki bunun hala neden devam ettiğini anlayamıyorum) soluğu savcılıkta almış ve örgüt propagandasından dava açmış. Dava kabul görse çocuk en az 10-15 sene yatacak. Neyse ki sınav kağıdının propaganda malzemesi olamayacağına çünkü sadece hoca tarafından görülebileceğine kanaat getiren savcılık davayı reddetmiş. Bu mutlu sonla biten bir vaka, çocuk büyük bir travmatik hasar almış ama hem düşünen, sorgulayan birisi olduğu için hem de bir Kürt olduğu için travmalar geçirmeye ömrü boyunca devam etmeye mahkum, bir yandan da daha ucuz kurtulamayan yüzlerce çocuk var, onların bir kısmı hapiste, bir kısmı hapse girme korkusuyla yaşıyor. 

Geçenlerde Antalya'da yapılan bir basın açıklamasına çocukların katılması üzerine basın açıklamasına emniyet güçleri müdahele etmiş. Antalya son yerel seçimlerden beri CHP'li bir belediyeye sahip, basın açıklaması ise başörtüsü yasağı ile ilgili, Özgür-Der'in düzenlediği bir basın açıklaması. Çocuklar "Annem niçin üniversite okuyamadı" yazan pankartlar tutuyormuş ve Antalya savcılığı çocukların ailelerine TCK232. maddeden (çocuk üzerindeki disiplin hakkını kötüye kullanmak) hapis cezası istemiyle dava açmış. Bu madde çocuğunu hırsızlığa, cinayete vs. zorlayan anne-babalar için konmuş bir yasa. Pankartta ise "Başı açık olanın ne hakkı varsa başı kapalı olanın da o hakkı olsun" yazıyor. Bunun neresi suç, çocuğun bunu söylemesinde ne sakınca var, anlamak zor. 'Kral çıplak' diyen çocuğun ailesine de dava açıldı mı!

Başörtüsü yasağı demişken, İzmir bildiğiniz üzere CHP'nin kalesi. Otobüslerde bütün dünyada öğrenciler belli indirimlerden yararlanırlar, hatta pek çok Avrupa ülkesinde öğrencilere şehir içi ulaşım ücretsiz sağlanır. Bu mücadele ile kazanılmış bir haktır. İzmir Belediyesi başörtülü vesikalık fotoğrafla başvuruda bulunan öğrencilerin paso başvurularını reddediyor. Bunu protesto eden Mazlum-Der üyelerine verdikleri cevapsa, otobüsün kamusal alan olduğu, zaten kamusal alanda 'normalde' başörtüsüne kanunlar gereği izin olmadığı ancak yine de şimdilik göz yumulduğu ancak bu kural ihlalinin başörtülü fotoğraf ile paso verilerek belgelenmesinde sakınca görüldüğü olmuş. Yani aslında deniyor ki, 'sizi otobüse bindirdiğimize bile şükredin'! Aklıma direk ABD'de siyahların ayrı beyazların ayrı yerlere oturdukları, siyahların ön koltuklara oturamadığı günler geliyor. 

Bunlar sadece ufak tefek örnekler. Bunun gibi binlerce durum yaşanıyor. Bu yasaklar, ihlaller, sansürler, davalar Türkiye'de yaşayan çok geniş kesimlerin gerçekliğini oluşturuyor. Onlar için bunlar her gün karşılaşılan somut gerçekler. Sonuçta mesele öğrenci olduğun halde otobüse sınıf arkadaşlarından 40 kuruş fazla para ödemek değil, her gün sistematik olarak bu ayrımcılığa maruz kalmak ve bunun bir de lütuf gibi anlatılması, derdini anlatmaya çalıştığında da etraftaki 'solcu'lar tarafından Fetullahçılıkla, ABD'cilikle vs. 'suçlanmak'. Üstelik bu adamların hâlâ solcu kabul ediliyor olmaları... Derdini anlatmaya kalktığında davalarla, soruşturmalarla karşılaşmak, örgüt propagandasından, çocuklarını kötüye kullanmaktan yargılanmak, hiç kimseye hiçbir şey anlatamamak.

Hiçbir şey anlatamamanın yolları da medya tarafından inşa ediliyor. Bu haberler ajanslardan geçiyor ancak bilinçli olarak görmezden geliniyor, bir kenara atılıyor. Hiçbir şey söylenmeyerek en büyük yalan söyleniyor. Tüm bunlar hiç olup bitmiyormuş gibi davranılıyor, biz de hiç olup bittiğinden habersizce yaşıyoruz. Sonra da binlerce insan mitingler yapmak üzere ortaya çıktığında şaşırıp kalıyoruz nereden çıktı bu insanlar diye, bunların derdi ne diye...

Geçenlerde İstanbul'da Eşcinsellerin Onur Yürüyüşü yapıldı. Gazetelerde ise Barselona'da, Paris'te, Londra'da yürüyen eşcinsellerin yürüyüşlerinden fotoğraflar vardı, İstanbul'daki ise ufacık bir Hande Yener güzellemesi ile geçiştiriliyordu. Oradaki hak taleplerinde bulunulmuş olması, öldürülen eşcinsellerin, transeksüellerin hesabının soruluyor olması hiç umrunda değildi medyanın, öpüşen lezbiyen kız fotoğrafları yayınlayabilecekleri bir nevî karnavaldı onlar için Gay Pride...

Tabii transeksüel cinayetleri, eşcinselere yönelik saldırılar, eşcinsellerin günlük hayatta yaşadıkları sorunlar hep görmezden gelinip bir kenara atıldığı için bu yürüyüşü izleyenler, dışarıdan bakanlar da talebin ne olduğunu anlayamadı. Derdin anlatılması bir şekilde engellenmiş oldu. 

Neyse ki internet var ve tüm yasaklara rağmen görünmez kılınmak istenenleri sürekli görünür kılıyor. (Bir yandan birşeylerin görünmez kılınmasının da araçlarından biri olmaya devam ediyor elbette, nasıl kullandığımıza bağlı) 

Tüm bu hak ihlallerini, sansürleri, yasakları görmeye çalışmak gerekiyor, görmezden gelememek, görünür kılmak, görmezden gelinemeyecek kadar görünür kılmak. Böylece insanlar sokağa çıktığında şaşırmayacağız, yanlarında olacak, yanınızdayız diyeceğiz...

Bugün bu yazıyı okuyacak olan herkesi bu akşam 18.30'da Hrant Dink için yapılacak olan insan zincirine Galatasaray Meydanına, Pazartesi günü de yapılacak belki de son duruşma sırasında saat  10.00'dan itibaren Beşiktaş İskele Meydanında yapıalcak Vicdan Nöbetine davet ediyorum. 

20090629

20090624

Bakmak, görmek...

Neden bilmiyorum, defalarca bilim dışı olduğum söylendi. İşin aslı bu ne demek bilmiyorum, ancak söylediğim şeyleri eleştiren bir çok insan bunu söylediğine göre ya ben öyleyim ya da onların bilimleri saçma sapan bir yalan. Aradaki ayrımı bilmiyorum... Söylendiğine göre olaylara tarafsız, bakamıyormuşum, objektif olamıyormuşum. Bu nasıl bir eleştiri bilmiyorum.Hiç bir zaman böyle bir iddiam olmadı ki, böyle bir sözüm olmadı ki!

Çocukken, hatta bebekken -ailemin iddiasına göre- devlet hastanesinde hemşirelerin vurduğu bayat bir aşı sonucu ateşli bir hastalık geçirmişim. Ateş nöbetini canlı atlatabilmişim ama gözlerimin biri o gece büyük hasar görmüş. Sol gözüm yüksek numaralı lenslerime rağmen çok az görme kapasitesine sahip. Neyse ki diğer gözüm sapasağlam, hatta sıradan bir insanın gözünden daha iyi görüyormuş. Sanırım bu sebeple derinlik algısıyla ilgili problemlerim varmış. Derinlik problemi bir kenarda dursun daha fenası, 2 yaşımdan beri dünyaya taraflı bakıyorum. Taraflı bakmak bakabildiğim tek şekil, tek bakış açısı.

İki farklı bakışım yok. Bir şeyler anlatırken, eleştirirken, söylerken bir tarafsız, bilimsel, objektif görüşümü bir de öznel görüşümü açıklayamam, çünkü böyle bir şeyim yok. Tek bakışım öznel bakışım. Daha ötesine de ihtiyaç duymuyorum.

Objektif bakmak deyince ise aklıma hep fotoğraf makineleri geliyor. Fotoğraf makinesi her şeye bakar, öylece bakar ve kaydeder. Ne hakkında bir yorum yapar ne de olaya müdahale eder. Öylece durur ve kaydeder. Fotoğraf makinesi için bir soykırım yaşanıyor olması, birilerine işkence yapılıyor olması ile mutlu bir çiftin güzel bir akşam geçirdikten sonra hatıra fotoğrafı çektiriyor olmaları arasında bir fark yoktur. 

Fotoğrafçılık da böyle bir şey olabiliyor bazen sanırım. Aklıma Kevin Carter geliyor. Bilinen bir hikayedir. Hemen yazının üzerinde bulunan fotoğrafı çekmiştir kendisi. Fotoğraf Güney Afrika'da 1994 yılında çekilmiştir. Küçük siyah kız birkaç metre ötede bulunan BM kampına ulaşmaya çalışmaktadır. Kızın öleceğinden emin olan akbaba ise sabırla beklemektedir. Carter fotoğrafı çektikten sonra akbabanın kaçmasını sağlamış ancak kızın kampa gitmesine yardımcı olmamıştır. Çektiği fotoğraf 1994 Pulitzer fotoğraf ödülünü kazanır. Ancak Carter vicdan azabına dayanamaz, intihar eder. 

İki tane fotoğraf koydum bu ay. Birkaç tane daha koyacağım zaman içerisinde. Arka arkaya bakıldıklarında bir seri oluşturacaklar. Çocuk fotoğrafları bunlar. Bağlamından kopartıp baksanız ufak tefek çocuklar olduklarını görürsünüz, okula giden 12-13 yaşlarında çocuklar. Koyduğum iki fotoğraf da Kürt çocuklarının fotoğrafları. Birisi ömür boyu hapis yatacak çocukların, diğerleriyse 13 kurşunla öldürülen bir çocuğun fotoğrafı. Bağlamın içerisinden bakıldığında tarafgirliklerimiz sözlerimizi değiştiriyor. 

Bağlam bir çocuğun öldürülüşünü meşru müdafaya çeviriyor, bir çocuğun hapsedilişini terörle mücadeleye çeviriyor. Görüntü tek başına sunulduğunda hiçbir anlam taşımayabiliyor. Görüntüyü anlamlı kılan içinde bulunduğu bağlam. Bağlam, baktığınızı görmenizi sağlıyor. Tarafgirliğinizse bu bağlamı nasıl anlamlandırdığınızı. 

Aşağıdaki iki fotoğraf bunların örneği işte. Uğur Kaymaz'ın öyküsünden bağımsız o fotoğraf hoş bir çocukluk anısı ya da sıradan bir öğretmenin not defterinden çalınmış sıradan bir fotoğraf. Fotoğraf Uğur Kaymaz'ın ölümünün öyküsüyle birlikte sunulduğunda ise Kürt sorununa bakış açınız, vicdanınız ve insanlığınız devreye giriyor. Burada tarafsızlık ölüyor. Tarafsızlık, aslında cani olandan yana taraf tutmak anlamına gelmeye başlıyor. Bağlam sizi taraf tutmaya zorluyor.

Bilginin meşrulaşması için hiçbir nesnel zemin yoksa ve empirik olan işte en az o fotoğraflar kadar yetersizse, o zemini moral ya da siyasi statünün üzerine kurmanın ne sakıncası var? Benim yaptığım, yapmaya çalıştığım böyle birşey sanırım. 

Bilimsel olamıyorsam, tanrım, çok üzülüyorum...

bu mutlu bir çocukluk hatırası fotoğrafı değildir

Uğur Kaymaz, Mardin'de 2004 yılında Kasım ayında PKK üyesi olduğundan kuşkulanılan babasının evine yapılan baskında çıkan çatışmada öldürülmüştür. Ufacık cesedinde 13 kurşun bulunmuştur. 2009 yılında Haziran ayında sonlanan mahkemede öldürülmesinin meşru müdaafa olduğu sonucuna varılmıştır. Ölümünden sorumlu 4 polis memuru beraat ederek görevlerine geri dönmüşlerdir. Kısacası artık o öldürülen bir çocuk değil, etkisiz hale getirilen bir teröristtir.

Bu fotoğraf 12 yaşındayken 13 kurşunla öldürülen Uğur Kaymaz'ın 5inci sınıftayken çekildiği belki de tek fotoğrafıdır.

20090614

bu bir karne günü hatırası fotoğrafı değildir

Fotoğraftaki çocuklar 86 yıl, 11 ay hapis cezası aldılar. Suçları örgüt propagandası yapmak, polise mukavemet, yasadışı örgüt üyeliği ve yasadışı örgüt adına suç işlemek. Bölgede bu suçlardan yargılanması süren 835 çocuk bulunuyor. Bir yıl içerisinde 82 çocuğa toplamda 373 yıl hapis cezası verildi. 

Yaşamlarını demir parmaklıklar ardında tamamlayacak Kürt çocuklar "cezaevi hatırası" olarak yukarıdaki fotoğrafı çektirdiler.

20090608

Faşist AKP(!)

Geçen Çarşamba İstiklâl caddesinde Eğitim Sen uzun saatler süren bir mücadele verdi, bir kaç kez polis barikatlarına yüklenen eğitim emekçilerinin amaçları Ankara'ya toplu sözleşme için eylemine giden meslektaşlarını uğurlamak üzere bir yürüyüş gerçekleştirmekti ancak emniyet buna izin vermemeye karar vermişti. Olay zamanla bir oturma eylemine dönüştü, yürüyüşün yapılması planlanan öğlen saatlerinden akşam saatlerine kadar Galatasaray Lisesi'nin önünden geçen milyonlarca insan direnen, sloganlar atan emekçilerle karşılaştılar.

Sonra bu emekçilere "destek vermeye" çeşitli siyasi partilerin üyeleri gelmeye başladılar. Gelirken parti bayraklarını, dövizlerini vs. ihmal etmemişlerdi elbette. Bununla da kalmadılar tabii ki, kendi partilerinin sloganlarını da atmaya başladılar. Tabii ki emekçilerin hareketinden daha önemliydi onların partilerinin bayraklarının gözükmesi, bu tavırlarını Hrant Dink'in cenazesine bayraklarını açmalarına izin verilmediğinde katılmaktan vazgeçmelerinden hatırlayabiliriz. 

Her neyse, bu da önemli değil. Sonra bu grup ilginç bir slogan atmaya ve bu sloganı alandaki işçilere dayatmaya çalıştı. Bu ilginç slogan "Kahrolsun AKP faşizmi" tarzında birşeydi. Slogan neyse ki alandaki eğitimcilerden tepki aldı ve susturuldu. Ancak bu slogan sadece politik bir bilinçsizliği yansıtmıyor, aynı zamanda bir eylemin nasıl manüple edilmeye çalışıldığının da göstergesi. 

Bu slogana katılan çoğu yaşıtım olan bu gençlerin hayatlarının bir daha hiç bir döneminde gerçekten faşist bir hükümetle karşılaşmamalarını dilerim ki bu attıkları sloganın ne kadar yanlış ve sapmış olduğunu anlamasınlar. Yine de başlarına gelmesine gerek yok, tarih diye bir şey var ve dönüp okumak o kadar da zor değil. Tarih derken öyle çok eskilere gitmemek gerekiyor. 2005 yılına dönelim.

Mersin'de bir bayrak yakma olayı gerçekleşmişti. Sanırım bir Newroz kutlamasında yaşanmıştı bu olay. Ertesi günü Genelkurmay'dan çok sert bir açıklama geldi. Genelkurmaya göre olay haince bir davranıştı ve olayı gerçekleştirenler "sözde vatandaş"tılar. Bu olayın hemen ardından her yere bayrak asma kampanyası başlatıldı. Vatandaşlardan kitlesel bir destek almıştı bu bayrak asma kampanyası, tüm dükkanlarda, tüm otobüslerde, tüm balkonlarda bir bayrak vardı. Bu bayrak, onu asanın hainlerden ve sözde vatandaşlardan olmadığını ima ediyordu. Ancak olaylar bu kadarla kalmadı.

Kendilerine "ülkücü" adını veren faşistler ülkenin çeşitli yerlerinde demokratik haklarını kullanarak basın açıklaması yapmak isteyenlere, bildiri dağırmak isteyenlere saldırmaya başladılar. Saldırılar kimi zaman tutuklu yakınlarını, kimi zaman yemekhane zamlarını protesto eden öğrencileri hedef alıyordu. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli "Ülkücüleri sokağa çekmek isteyen karşısında beni bulur" dedi ve bu açıklamanın ertesi günü ülkücüler bir grup liseliyi kaçırıp ülkü ocağında işkence yaparken yakalandılar. Ancak tüm bunlara ne medya ne de toplum tepki gösteriyordu, ne de olsa şiddet görenler "sözde vatandaş"tılar.

Sonra biz bu "sözde vatandaş" lafını 27 Nisan Muhtırasında bir daha gördük. Muhtıraya göre birileri bu ülkede “Cumhuriyet rejimine sözde değil özde bağlı olmak ve bunu davranışlarına yansıtmak” kuralını ihlal ediyordu ve bu bağlamda "Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önder Atatürk’ün, “Ne mutlu Türküm diyene!” anlayışına karşı çıkan herkes" Türkiye Cumhuriyeti’nin düşmanıydı ve öyle kalacaktı

Bu ortam uzun bir süre devam etti. Sonra 2008 yılında Ergenekon soruşturmasıyla beraber öğrendik ki bayrağı yakan sözde değil özde vatandaşmış! Nasıl ki 6-7 Eylül olaylarında "Rumlar Atatürk'ün evini bombaladı" haberini yayarak sokak terörü estirdiyse "birileri" ve İstanbul'da kalan son gayrimüslim azınlığı linç ve şiddetle kovduysa ülkeden aynı şeyi aynı yöntemi kullanarak Kürtleri de yıldırmakmış amaçları. 

O dönemde çıkan Sosyalist İşçi gazetesi, 1 Mayıs'a herkesi faşizme karşı omuz omuza durmaya çağırmaktaydı. Henüz Ergenekon soruşturması başlamamış olmasına ve gerçekler ortaya çıkmamış olmasına rağmen gazetede çıkan yazıda olayın Maraş'ta "Aleviler cami yaktı" söylentisini ortaya atarak katliama sebep olanlarla, 6-7 Eylül'le bağlantısı kuruluyordu. Daha da önemlisi Almanya'da Hitler taraftarları tarafından çıkarılan ve suçu komünistlere atılan Reichstag yangını ile bağlantı kuruluyordu.

1924'te İtalya'da Mussolini liderliğinde faşist bir diktatörlük kurulmuştu, bunu 1933'te Almanya'da Nazilerin iktidara gelmesi izledi. Bunun gerçekleşmesinde Stalinist sol partilerin hataları büyük pay oynadı. Faşizm geniş kitleleri birleştirebilmek için milliyetçiliği silah olarak kullanırken 1930'larda bütün ülkelerde şovenizm rüzgârı esiyordu. Nazi yönetimi 5,5 milyon Yahudi'yi gaz odalarında öldürdü. 

Şimdi "AKP faşizmi" gibi enteresan kavramlara sahip olan siyasi yapının orada bulunmaktaki en önemli derdi, KESK'e yapılan baskınlarla Ergenekon soruşturması arasında benzerlik kurmak ve bir şekilde KESK'e yapılan baskınları protesto eden emekçileri darbe yanlısı politikalarına alet etmek. Oysa KESK'e baskın düzenleyen jandarmalar şehre 28 Şubat darbesi ile indiler. Yani "AKP faşizmi" lafının üzerini örttüğü koskocaman bir gerçeklik var.

KESK'e düzenlenen operasyonlar artık barış süreci yakınlaşırken, emek hareketi yükselişe geçerken Kürt halkına, barış iradesine karşı düzenleniyor. Bunlar statükonun son çabaları, kenara sıkışmış hayvanlar ölümcül olur.

Bize düşense bu dönemde barış iradesine destek vermek, her daim "Hepimiz Kürdüz, Hepimiz DTP'liyiz" sloganını atmak ve bir yandan krize ve savaşa karşı mücadele verirken bir yandan da hem işçilerin hem de Kürt halkının düşmanı Ergenekon çetesine karşı mücadele vermek.

AKP'yi faşist sananlar umarım bir gün faşizmle karşılaşmazlar ve AKP'yi şeriatçı sananlar İran'daki fikirdaşları gibi şeriatın gerçekte ne demek olduğunu görmek zorunda kalmazlar. Ancak bu ideolojik körlükleri onların AK Parti'nin kapitalist, neoliberal bir düzen partisi olduğunu gerçeğini görmelerini engelliyor.

Onlar göremiyor ancak işçiler görüyor, 15 Şubat günü DİSK'e bağlı Birleşik Metal-İş sendikası üyeleri bunu çok güzel gösterdiler. Göstermeye de devam edecekler....

20090604

Yağmur

Bu yağmur da nereden çıktı? Neredeyse iddia edeceğim ki mevsim değişime karşı direniyor. Mevsim değişmek istemiyor, son gücünü haziran ayında yağmur yağdırmaya harcıyor, bütün sonbahar ve bütün kış yağmurun sürdürdüğü o hükümranlık tahtını terk etmemek için son bir deneme yapıyor. Hiç şansı yok, onun bu çabaları ancak Boğaz üzerinde bir gökkuşağı yaratmaya yarar. Tıpkı Ararat dağına yanaşan Nuh’un gemisinden ufka bakan canlıların gördüğü renklerde, binlerce yıldır hâlâ barışın simgesi.

Gökkuşağı… Barış… Bakın barışa karşı direnenlere, nasıl da korkuyorlar onlar da değişimden. Sadece 25 yıllık bir Kürt isyanı değil ki sona eren, Babıâli baskınından bu yana kurulmuş kanlı bir egemenlik sarsılıyor bu rüzgârda. Direnmeye çalıştıkça bu köhnemiş yapı, gıcırdıyor, paslarını saçıyor etrafa. Ona bağlı kurumlar güçlerini seferber ediyor bu rüzgârı da sapasağlam atlatabilmek için, hep ondan güç almış olanlar şimdi ona güç veriyorlar.

Bütün insanlık tarihinin bunlarla dolu olması ne garip, yeni fikirlere, yeni durumlara, yeni olan her şeye karşı ayak direyen, bu uğurda her tür komployu kuran, insanları gözünü kırpmadan öldürebilen, ancak her seferinde de başarısız olan bu statükocular!

İronik bir şey! Ülkenin bu denli topyekûn değişime gittiği şu günlerde eş zamanlı olarak belki de aynı radikallikte bir değişimi kendi hayatımda yaşamak zorundayım. Birkaç hafta sonra artık bir “öğrenci” olmayacağım. Bu öylesine radikal bir değişiklik ki, verilmesi gereken kararlar, yerine getirilmesi gereken sorumluluklar, ihtimaller, beklentiler… Nasıl ki birileri barışın gelmesini hiç hesaba katmamışlarsa ve şimdi barış gelirken dehşet içinde kalıyorlarsa ben de okulun bir gün bitebileceğini hiç hesaba katmamışım. Neyse ki şimdilik dehşete düşmüş bir halim yok, hatta birkaç haftadır geleceğe dair bir umudum, bir hayalim dahi var.

Şimdi –gülen gülsün ama- değişim ancak bu hayaller var olduğunda göze alınabilecek bir şey. Her şey değişip yepyeni bir gerçeklik kurulduğunda yanında kalacak ve elinden tutabilecek birilerini görebiliyorsan, bu kadar korkmak için bir sebep kalmıyor. Aksine, hayaller ve umutlarla değişimi arzuluyor, üstüne üstüne gidiyorsunuz.

18 Temmuz günü yapılacak yürüyüş de böyle bir yürüyüş olacak işte! Değişimi arzulayan, umut eden, var eden, birlikte bir yaşam, bir dünya kurmak isteyenler, artık kirli örgütlenmelere yarayan savaşların sona ermesini isteyenler, artık o kanlı hükümranlığın yıkılmasını isteyenler, darbeciler cezalandırılsın isteyenler el ele tutuşacaklar. Tüm farklılıklarıyla birlikte ortak bir geleceği talep edecek, birlikte mücadele ettiklerinde neler başarabileceklerini görecekler.

Evet, yağmur yağmadan gökkuşağı çıkmıyor, ama yağmur istediği kadar yağsın, gökkuşağı varsa güneş de açıyor! Yaz gelecek, barış da…

Ve kurduğumuz hayalleri bir kenara atmayacağız…

20090525

Şeriat ne, darbe ne?

Hrant Dink'i kimin öldürdüğünü biliyoruz. Hrant Dink eline silah almış bir faşist tarafından öldürülmedi. Türkiye tarihindeki tüm faşist cinayet ve katliamlarda olduğu gibi bu cinayet de devletin içine uzanan eli kanlı örgütlenmelerin uzun süren planlamaları sonucu gerçekleşti.Devlet denilen kurum varoldukça varolacak olan bu tarz örgütlenmelerin bugünkü tekabüliyeti Ergenekon Çetesi. Ortaya çıkan tüm deliller bunu gösteriyor ve her duruşmada Hrant'ın Arkadaşları "Malumu ilan edin, Hrant'ın katili Ergenekon çetesi" diye bağırıyorlar. 6 Temmuz'da yeniden mahkeme var ve yine bu sloganı haykıracaklar.

Ufuk Uras ise geçtiğimiz günlerde Cumhuriyet mitingine dönüştürülen Türkan Saylan cenazesinde bir açıklama yaptı; "Hrant Dink’in cenazesine gelenler, buraya gelenler, 1 Mayıs’a gelenler 2 Temmuz’a gelenler alanlarda yan yana olanlar, siyasette yan yana olursa Türkan Hocamız'ı çok daha mutlu ederiz" diyor. Kendisi ya son zamanlarda gazete okumuyor, mecliste çok meşgul olduğundan gündemi takip edemez hale geldi ya da ilginç politik amaçları var -ben böyle olduğuna inanıyorum. 

Türkan Saylan'ın cenazesinde atılan slogan, kendisinin İzmir Cumhuriyet Mitingi'nde söylemek istediği ancak bu yüzden konuşturulmadığı iddia edilen "Ne Şeriat Ne Darbe" sloganı imiş. Türkan Saylan'ın 2007'de Star gazetesine verdiği röportajdan anlaşılıyor ki kendisinin darbe dediği yalnızca 12 Eylül ve 12 Mart ve ona göre 28 Şubat ve 27 Nisan olması gereken şeyler. Kaldı ki önermede "ne şeriat" mücadelesi ortalıktayken "ne darbe" kısmına dair pek bir çalışma yok. En fazla, "şeriatı ortadan kaldıralım ki darbe olmasın, ama şeriat olursa darbe de olsun" gibisinden bir fikir.

Ufuk Uras ve onun gibi bir takım kanaat önderleri Türkan Saylan'ın ne büyük bir bilim insanı olduğundan bahsediyorlar. Sayesinde kızlar okula gönderiliyormuş ve şimdi burslar kesilmiş. 30 bin kıza burs vermiş. Ancak şu unutulmasın, savunmakta olduğu başörtüsü yasağı sebebiyle 250 bin kıza disiplin cezası verilerek okuldan atıldı, bunun kat kat fazlası başörtülü kız disiplin cezası almadan okula girmekten vazgeçti ve kat kat kat kat fazlasının da her gün zulme maruz kalarak, inancına ihanet ettirilerek okula sokuluyor. "Haydi kızlar okula" derken "haydi kız" diye bir kadın tipi oluşturuluyor, "haydi kız olmayan kızlar" evlerine!

O cenaze töreninde en çok alkış alan şeylerden birisi Genelkurmay'dan gönderilen çelenk olmuş. Şimdi Genelkurmay her ölen bilim insanının cenazesine çelenk gönderiyor mu bilmiyorum ancak benim çevremde tanıdığım insanlar Genelkurmay'ın gönderdiği çelenklerden pek haz etmezler, çünkü kendileri "hâlâ" solcudur ve o Genelkurmay'ın neyi temsil ettiğinin çok da iyi bilincindedirler. 

Ergenekon'un avukatlığını üstlenen CHP'lilerin açtıkları devasa bayrak kime sesleniyordu peki? Ne anlama geliyordu?

Malesef ki DİSK genel başkanı olan Süleyman Çelebi imzası ile yayınlanan bildiride "AKP'den hesap sorulacağı" söyleniyordu o gün. DİSK, AKP'den hesap sormayı şimdi mi aklına getiriyor? İşsizlikten, ekonomik krizden, şundan bundan dolayı değil de eli kanlı katillerin ve onların ideolojik destekçilerinin yargılandığı bir davada Türkan Saylan'ın da evi arandığı için mi AKP'den hesap sormak aklına geliyor Çelebi beyefendinin? Kendisi 15 Şubat günü Birleşik Metal İş üyesi işçi kardeşlerimizin Ergenekonculara karşı çıkışlarını hatırlasınlar bir zahmet. Tabii kendileri bu davada "özellikle AKP karşıtı muhalefet yapan birtakım isimlerin “delilsiz” olarak peşinen suçlanmala" gibi sorunlar görmüyorlarsa hala! 

Öyle bir dönemdeyiz ki, Cumhuriyet Mitingleri yeniden başlatıldı, Cumhurbaşkanı'na dava açılıyor, toplumsal muhalefetin kanaat önderleri davadan şüphe duyduklarını açıklıyorlar, öyle bir dönemdeyiz ki bu kez daha küçük çapta da olsa ulusalcılar kendilerinde bulamadıkları gücü yeniden buldular.

Artık kartlar daha açık oynanıyor. Önceden Cumhuriyet Mitinglerine pek çok insan gidiyordu ve oraya giden herkes darbeci değildi. Şimdi Cumhuriyet Mitingleri'nin ne amaçla kimlerce düzenlendiği ortaya çıktı, Mersin'deki bayrak yakma provakasyonu, Danıştay Cinayeti, Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması, Hrant Dink suikastı, topraktan çıkan yüzlerce LAW silahı, el bombası, mermi.... hepsi apaçık ortada. Tüm bunlara rağmen o mitinglere gidenlere artık darbeci demek mümkündür, hiç ama hiç şüphe etmeden.

Türkan Saylan'ın cenazesine katılanlar için bu kadar sert bir ifade kullanmak zor ancak şu söylenebilir ki onlar da Genelkurmay'ın, İP'nin zokasını yutmuşturlar. Bir an önce kendilerine gelmeleri için gerekirse birer birer ikna edilmeleri gerek. 

Ufuk Uras'ın durumu farklı. Ufuk URAS'ın yolu ÖDP ile ayrıldı. Hala partinin üyesi, ancak yollarının ayrıldığı artık herkesin malumu. Şimdi o ve arkadaşları yeni bir arayış içerisindeler. 

Biz bir yeni soldan bahsediyoruz ve bu yeni solda kendisinin yer alması arzu ettiğimiz birşey. 22 Temmuz başta olmak üzere kendisi ile sık sık yanyana yürüdük, yürümek de isteriz elbette. Ancak son zamanlarda yaptığı açıklamalar onun "yeni sol"dan başka birşey anladığını gösteriyor. Bölgede tutuklanan çocuklar için "aman canım onlar da taş atmasın, çocukların böyle kullanılması doğru değil" ya da işte üstte bahsettiğim Hrant'ın cenazesi ile Saylan'ın cenazesini bir tutan saçmasapan demeci onun yeni solu kurmak için kemalistlere göz kırptığının bir işareti bence.

Birlikte hareket ettiği "Özgürlükçü Sol Platform" böyle bir amaç mı güdüyor bilmiyorum. Yeni sol CHP'den umudu kesmiş Alevi derneklerinin, bir grup sosyal demokratın ve yorgun ÖDP'lilerin bir araya gelmesinden ibaret olmamalı. Eğer böyle ise çok yazık, çok. Bu arkadaşlara -başta Uras olmak üzere- söylemek istediğim bir çift lafım var:

Hrant Dink'i öldürenlerle Hrant Dink'in ardından yürüyenler asla yan yana gelemez. Bunu aklınızın ucundan, köşesinden, kıyısından geçirmeyin. Hrant'ı öldürenler, Sivas'ta katliam yapanlardı, 6-7 Eylül'ün mimarlarıydı, 1915'teki soykırımı gerçekleştirenlerdi, Hrant'ı öldürenler 27 Mayıs darbesinin, 12 Mart Darbesinin, 12 Eylül darbesinin, 28 Şubat darbesinin failleriydi, Hrant'ı öldürenler Cumhuriyet mitingleri ile 27 Nisan Muhtırasının önünü açanlardı, HRANT'I ÖLDÜREN ERGENEKON TERÖR ÖRGÜTÜYDÜ. 

Yeni solun ilk şartı Ergenekon Terör Örgütü'ne, tüm darbelere, tüm darbecilere karşı çıkmaktır. Bebeklerden katiller yaratan bu karanlığa karşı durmaktır. Hrant yoldaşımıza bir borcumuz varsa o da budur. 

Biz "ne darbe ne darbe" diyoruz. Siz "ne şeriat ne darbe" diyor olabilirsiniz, amenna.  %47 oy alarak iktidara gelen AK Parti şeriatçı bir parti değildir, neoliberal, kapitalist bir düzen partisidir. Ortalıkta şeriat tehlikesi yok. Şimdi "ne darbe" dediğiniz kısmı gösterin herkese.

6 Temmuz'da Hrant Dink Suikastı'nın yeni bir mahkemesi yapılacak. Oraya gelin ve hep beraber "Hrant'ın katili Ergenekon çetesi" diye bağıralım. Göreceksiniz ki o devasa bayrağı taşıyanlar orada olmayacak, göreceksiniz ki o Başbuğ'larının gönderdiği çelengi alkışlayanlar orada olmayacak. 

Dahası 18 Temmuz'a gelin. 19 Temmuz'da Türkiye'de ilk kez birileri "hükümeti devirmek üzere askeri darbe planlamak" suçundan yargılanmaya başlanacak. Biz de bundan bir gün önce, 18 Temmuz günü eşcinsellerden başörtülülere, kürtlerden sosyalistlere herkesle beraber "Ergenekonculardan Davacıyız" diyeceğiz. Hepimiz bu davada mağdur ve tanık sandalyesindeyiz ve tüm sanıkların cezalandırılmasını istiyoruz diyeceğiz. O bahsettiklerimiz orada da olmayacaklar. Tarihi bir yürüyüş daha gerçekleşmiş olacak. 

Bu kez orada olmalısınız...