20081129

Birlik ve Kalkınma Partisi

1908 devrimi öncesi Abdülhamit zulmüne karşı ayaklanan halk kitleleri, adalet, özgürlük ve eşitlik vaad eden İttihat ve Terakki partisine destek veriyordu. Ülkenin her bir kentinde yapılan eylemlerde açılan pankartlarda Osmanlıca ve Ermenice bu sloganları görmek mümkündü. Doğu İllerine sürülen Jöntürklerin etkisiyle vergilere karşı ayaklanma olarak başlayan bu eylemlerin başını Ermeni ve Müslüman tüccarlar çekiyordu. Sonuçta Cumhuriyet döneminde dahi uzun yıllar Hürriyet Bayramı olarak kutlanılan 24 Temmuz günü İttihat ve Terakki Cemiyeti iktidarı ele geçirdi.

Hemen ertesi sene bizzat İttihatçi kadrolar tarafından tezgahlanan 31 Mart vakası bahane edilerek muhalif sesler susturuldu ve mutlakiyeti kaldıranlar ülkeyi bir diktatörlük havasında yönetmeye başladılar. Ne yazık ki adalet ve özgürlük vaat edenler bunları sağlamaktan gittikçe uzaklaşıyordu.

1913 senesine gelindiğinde Enver Paşa, Babıali’de toplanan meclisi basıp muhalif vekilleri idam ettirebilecek noktaya gelmişti. Tek parti diktatörlüğü o yıl başlayacak ve ancak 1950’deki seçimlerde DP’nin zaferiyle sona erebilecekti (ki ondan sonra da 10 senede bir darbeler tarihi vardır)

Sonuçta İttihat kadrolarından geriye kalanlar Halk Fırkası adını alarak, Ankara’da Cumhuriyeti kuracak meclisi toplarlarken artık onları destekleyecek Ermeniler kalmamıştı. Diktatör Enver Paşa ve Talat Paşa önderliğinde 24 Nisan 1915 senesinde yüzyılın ilk etnik temizliği başlatılmış ve önce İstanbul ve meclisten başlanarak Ermeniler o günden sonra uzun yıllar süren tehcir ve ağır vergiler (ve hatta Hrant Dink suikastı) ile planlı olarak yok edilmişti

İttihatçi geleneğin bu komplocu, devletçi, demokrasi karşıtı çizgisini hep CHP ile özdeşleştirdiğimizden AK Parti’nin bu çizgiye karşı olduğunu veya durduğunu düşünüyoruz. Bu da Vecdi Gönül “durup dururken” İttihat savunuculuğuna hatta destekçiliğine soyununca şaşırmamıza sebep oluyor. Ancak ortada gerçekten de şaşırılacak o kadar ciddi bir mevzu yok. Aslında AK Parti, İttihatçı çizginin dışında veya karşısında değil; aksine tam da tarihin bir tekerrürü olarak günümüzde İttihat’ın oturduğu yere oturuyor.

Darbelere karşı 70 Milyon adım yürüyüşü yapıldığında, belki de 100 sene önce Abdülhamit’e karşı bir araya gelenler uzun yıllardan sonra ilk defa yan yanaydı. Sosyalistler (DSİP, SDP..), Eşcinseller (Lambdaİstanbul), Müslümanlar (Mazlum-Der), Ermeniler (Nor Zartonk), Feministler (Amargi), liberaller… Binlerce sıradan insan, demokrasiden yana, özgürlükten ve eşitlikten yana binlerce kişi bu yürüyüşlerde darbeye karşı ses çıkarmışlar ve AK Parti’nin kapatılmasına ciddi bir tepki vermişlerdi.

AK Parti de AB yolunda ilerleyerek ve demokrasiden vs. bahsederek bu kadar insanın gönlünü almasını bilmişti hani. Öyle ki kapatılma davası esnasında iyice demokrat rolüne bürünen, “Kürt sorunu benim sorunumdur” diyebilecek bir genel bakana sahip olan ve hakkı yenmiş, mağdur olan iktidar partisini eleştirmek dahi kimilerinin gözünde darbecilik oluveriyordu.

Şimdi 2008’in sonundayız ve elimizdeki iktidar partisi tam da Darbelere Karşı yürüyen bu 70 Milyon adımın protesto ettiği zihniyete dönüştü. Demokrasi vaadiyle gelen ve ezilenlerin desteğini alanlar yine zalimle bir oldular. Ancak, diyorum ya, onlar zaten her zaman o zalimin kendisiydiler.

Bugün İttihat ve Terakki ile AK Parti arasında pek çok benzerlik var. Bu benzerlik İttihatçilerin “Muasır Medeniyetler Seviyesine Ulaşma / Batıcılık” ilkesiyle örtüşen bir “Avrupa Birliği” hedefi ve sözde demokrasi, özgürlük vaatleri ile başlıyor ve bu vaatlerden sonra ikisi de faşizmle dans eder hale geliyorlar. Nihayetinde aralarından bir bakan çıkıp İttihat ve Terakki’nin yapmış olduğu bir katliamı övebiliyor ya da parti lideri çıkıp İttihat’in 100 yıllık “Ya Sev Ya Terk Et” sloganını bağırabiliyor kürsüden.

Anlaşılan tarih bir kez daha tekerrür ediyor bu topraklarda.

________________________ * Bu yazıyı Salı günü HerTaraf'a yolladım, bakalım...

Ayrımcılık: Ötekini yok etmek için son çare…*

TBMM’den zorla uzaklaştırılan iki kadın milletvekilini hatırlayın. Birisi Leyla Zana, meclise girdiğinde yeminini Kürtçe etmek istedi, bu birilerine göre “Türkiye devletinin bölünmez bütünlüğüne” karşı bir saldırıydı. En kısa zamanda meclisten çıkartıldı. Diğeriyse Merve Kavakçı, meclise günlük hayatta taktığı başörtüsü ile girmek istedi, mecliste bulunan “sosyal demokrat” bir partinin vekillerince protesto edildi ve yeminini dahi etmesine izin verilmeden uzaklaştırıldı, hatta vatandaşlıktan çıkartıldı.

Türkiye’de, -modern ulus devletlerde olması gerektiği gibi- farklılıklara yönelik temel tavır öncelikle varlıklarını reddetme ve asimile etme, eğer buna karşı ses çıkarmalar ve örgütlenmeler olursa bunları engellemek ve susturmaktır.. Bunun da başarılamadığı noktada yapılan, en azından farklı olanı “merkez”den (yani iktidar alanından) uzak tutmak amacıyla kamusal alan kavramını ortaya atmak ve farklılığa karşı açık ve net bir ayrımcılığı devreye sokmak oluyor.

Bunun eşcinsel olmakla, Kürt olmakla, Hıristiyan olmakla, başörtüsü takmakla vs. çok da fazla bir bağlantısı yok. Bu ayrımcılık, modern ulus devletin uyguladığı, tek tipleştirme ve tek tip insan modellerinden oluşan toplum projesinin bir ürünüdür.

Farklı olabilirsiniz, ancak modernizm kendisinden izin belgesi almış olan ya da kendi nüfusuna kaydedilmiş “ötekiler” söz konusu olunca hoşgörülü olabiliyor. Örneğin; eşcinsel biri yazar, şair, balerin olabilir ama yönetici olduğunda bu rahatsızlık vericidir, en azından kimliğini gizlemesi istenir. Ya da kocasından dayak yiyen veya temizlikçilik, gündelikçilik yapan başörtülü bir kadın normal karşılanırken; üniversite okumak isteyen, kocasıyla Çankaya köşküne çıkmak isteyen, darbelere karşı yürüyüş yapmak isteyen kadınlara şüphe ile yaklaşılması ve onlardan “en azından kamusal alandayken” başörtülerini çıkarmalarının istenmesi gibi.

Lambdaİstanbul davasının sonucunda, derneğin kapatılmasına karar verildiğine göre, devlet henüz eşcinselliği reddetme noktasında, eşcinselliği “Türk aile yapısına aykırı” buluyor yani “Türkiye’de eşcinsellik söz konusu değildir” diyor. Devlet Kürt halkının varlığını da aynı şekilde reddetti çok uzun bir dönem. “Kürt yoktur Dağ Türk’ü vardır” anlayışı uzun yıllar devletin resmi mottosu oldu. Günümüzde zorlu mücadeleler ve örgütlenmelerle Kürt halkının varlığı kabul edilse de, hak ve özgürlükler konusunda hala engelleme ve susturmaya çalışma aşamasında. Kürtçe’nin bir dil olarak kabul görmesi, okullarda okutulması vs. hala yasaklı.

“Kamusal alana” girmek içinse “mükemmel bir insan” olmanız gerekiyor. Başörtüsü takamazsınız, ancak giyiminiz “ahlakî standartların dışına” da çıkmamalıdır; ayrıca Müslüman olmak zorundasınız (ki büyük ihtimalle doğuştan otomatikman öylesiniz); T.C. vatandaşı olduğunuzdan otomatikman Türksünüz, en kötü ihtimal “Kürt asıllı Türk”, “Ermeni asıllı Türk” vs. olabilirsiniz ama Türksünüz; eşcinsellik kabul edilemez, herhangi bir cinsellik kabul edilemez, tüm cinsiyet özelliklerini portmantoda bırakıp aseksüel bir varlık gibi davranmalısınız (hele ki kadınsanız)…

Tüm bu engelleri aşıp da bir şekilde meclise yahut üniversiteye girerseniz, artık modern ulus devlet haddinizi aştığınızı bildirmek üzere bir adım öne çıkacak ve artık gizli asimilasyon uygulamalarını, güleryüzlü tavrını kenara atacak, son çare olarak ayrımcılığı uygulayacaktır. Yani sizi yaka paça dışarı atmaktan çekinmeyecektir.

Üstelik bu haksızlığa karşı kitleler sessiz kalacaktır. Çünkü radikal farklılıkların bir tehlike oluşturduğu konusunda kitleler ikna edilir. Yani ötekine uygulanan zulüm ve baskı, ötekinin “biz”e vereceği zarar, yani “korku” kullanılarak meşru hale getirilir.

Sonuçta İran olma korkusu ile başörtülü insanların eğitim hakkını ellerinden alınmasına veya eğitim haklarını inanç ve kimliklerine ihanet ettiklerinde verilmesine ses çıkarılmaz; bölünme korkusu ile Kürtlerin yok sayılmasına, onlara varolmadıklarının söylenmesine, hatta devlet kontrolünde bile olsa Kürtçe bir kanala izin verilmemesine karşı durulmaz; kapkaça uğramak korkusu ile Dolapdere'nin, Tarlabaşı'nın yok edilerek uluslararası kapitalizme peşkeş çekilecek arazilere çevrilmesine, orada yüzyıllardır yaşayan insanların sürülmesine göz yumulur vs. vs. Bu korku iklimi kitlesel katliamlara, soykırımlara göz yummaya dahi itebilir -ki 11 Eylül sonrası ABD'sinin dünyada yarattığı terör ortamına batı uluslarının bu kadar kolay göz yummasının altında da aynı durum söz konusudur.

“Öteki” olana karşı modern ulus devletin tutumunun bir olduğunun fark edilmesi, ötekileştirilmiş, farklılıklarını yaşaması, ifade etmesi engellenmiş olanların birbirlerine destek vermesini mümkün kılacak. Hepimizin özgür olduğu bir dünyanın kurulması ise, öncelikle demokrasinin radikal biçimde savunulması ve haklarımız için örgütlenmemizle mümkün olacak.

Sorun aynı sorunsa, niçin mücadeleyi hep beraber vermeyelim?

_____________________________ *Bu yazı daha önce www.sokaktakaldik.org adresinde yayınlanmıştı.

20081128

Ah ah, şu 2000ler, nerde şimdiiii!?

Ayla Dikmen dinleyip Masumiyet Müzesi'nin son sayfalarını okumakta olduğumuz şu günlerde (hadi, uydurmayın, siz de yapıyorsunuz bunu) anlaşılan fena halde mutluluğu nostaljide arar olduk topluca. Ekonomik kriz ve AK Parti'nin sözünden dönmesinden olsa gerek pek kimselerin geleceğe dair umudu olmadığından mı yoksa Kitap, film (Issız Adam) ve müzikler gerçekten de o kadar güzel olduğundan mı bilemeyeceğim, ama geçen babam bile 70lerde Türkiye'de hiçbirşeyin olmadığını falan anlatıyordu ama anlattıkları olumlu olarak değerlendirdiği şeylerdi sanırım, ciddi anlamda bir özlem içeren ifadelerdi. (ki kendisinin ne Kitap'ı okumuş ne de Film'i izlemiş olduğunu sanmıyorum)

Şimdi, ben bilmem 70lerdeki halini ülkenin. Ben doğduğumda ülkenin başında Özal vardı, yürüyecek yaşa geldiğimde dedemle McDonald's'a giderdik ve çocukken McDonald's'çılık oynardık (o nasıl bir oyun demeyin, işte bir oyun). Geçmişe dair hatırladığım ve özlediğim güzel bir şey varsa o da sobanın üzerinde kaynayan çayın kokusu ve akşamüstü Şirinler'i izlemek falan.

Beni üzen şu; tamam o zamanlar olmayan bir sürü şey varmış ama mesela olan da bir sürü şey varmış. Bu ne demek şimdi? Bu şu demek, mesela biz şimdi genç insancıklarız, bundan 30 sene sonra bugünlerle ilgili bir film çekseler nostaljik öğe olarak ne kullanacaklar?

Bugünü bugünden anlatan filmler, romanlar genelde yabancılaşma temalı ve bu tema gereğinden fazla işlendi, sömürüldü, kanı emildi. Dolayısıyla insanlar dönüp bugünlerin eserlerine bakınca yabancılaşma görecekler ki, doğrudur, 21. yüzyılın ilk insanlarının böyle bir derdi var. Ancak hikayesi bugünde geçen bir Kemal için nasıl askeri darbe en fazla Füsun'u birkaç saat az görmesi demekse, bugün de yabancılaşma en fazla o kadar önemli bir tema olacaktır gelecekten bugünü anlatacaklar için.

Peki ya müzikler, Serdar Ortaç mı çalacak mesela? 2007 yazında geçen bir hikaye de Çakkıdı çalmazsa olmaz derim ben, hatta 2040 gençliği yıllar sonra Kenan Doğulu'yu keşfeder. Pek bir tatsız nostalji olacaktır bu zavallı hoşnutsuzlar için! Ya da bu yaz için aralara serpiştirilmiş Ergenekon manşetli Taraf gazeteleri pek hoş olur. Şahsen Ergenekon davasından umutlandığımız günleri yad etmek isterim, nasılsa sonu hayal kırıklığı olacak.

Yine de, şaka bir yana, bence geleceğin kuşakları bugünlerde yaşayanlara dönüp bakınca, öyle bizim Ayla Dikmen'de bulduğumuz hazzı değil, yarattığımız tüketim kültürünün rahatsız ediciliğini duyacaklar ve öfkelenecekler bize. Öfkelenecekler çünkü biz gelmiş geçmiş en korkunç, en canavar tüketicileriz ve onlar geldiklerinde biz öylesine tüketmiş olacağız ki, onlara hiçbir şey kalmamış olacak.

Mesela çeşmeleri açtığımızda akan tertemiz berrak su, yazın girebildiğimiz denizler, hala tamamıyla özelleşmemiş okullar, hala kalan 3-5 sol örgütçük, 4 mevsim, benzin istasyonları vs vs. bile nostalji öğesi olacak.

Biz bugün müzelere kaldırdığımız masumiyeti özlüyoruz sanırım, tükettiğimiz, yokettiğimiz masumiyeti. İster Kemal'inki gibi saplantılı aşk öykülerinde olsun, ister o arka planda duvarlara siyasi yazılar yazan ve "birbirini vuran" gençlerde olsun, ister o Fransızca şarkılardan çakma şarkılarda olsun öylesine bir masumiyet gizli ki, belki de gerçekten müzelere kaldırmak lazım onları.

Gelecekten bugüne bakınca ise herşeye; aşklara, şarkılara ve duvarlara siyasi yazı yazan gençlere sinen hırsı görecekler o masumiyetin yerine... İnsanların birbirini tükettikleri ilişkileri, birkaç hafta içinde unutulması için yazılmış hiç bir kaygısı, derdi olmayan şarkıları, amacından ve alanından iyice uzaklaşmış cemaatleşmiş bir tuhaf siyaset sahnesini ve tüm bunları bu derece rayından çıkaran o bireyciliği, o korkunç, korkunç hırsı!

Umarım o zaman da Hırs Müzesi kurarlar ve 8 milyar insanın kendi kendisine yapıp ettiklerini, tüm bir dünyayı nasıl da o hırsları uğruna yok ettiklerini görmek, içinde yaşamak zorunda bırakıldıkları, içine doğmak zorunda kaldıkları o dünyayı miras bırakan kuşağı lanetlemek ve onların hatasından ibret almak amacıyla....

Ve Hırs Müzesi'nin bir köşesinde 2008 Güz'ünü hayal ediyorum acı bir tebessümle, Masumiyet Müzesi'nden pasajlar ve sürekli Issız Adam'ı gösteren bir ekran var hafif karanlık odada; tabelada şöyle yazıyor: 2008 Güz'ü, "...ve Masumiyet'i tüketmeye başladılar."

20081123

(Piyale Madra, Piknik)

20081114

Bahoz

Bir filmden söz etmek istiyorum. Ya da aslında bir filmin başrollerindeki karakterlerden bahsetmek ya da şöyle mi demeli; bir hikayenin kimsenin bahsetmediği aktörlerinin anlatıldığı bir filmin başrollerinden bahsetmek.

Onlardan kimse bahsetmiyor derken, aslında bahsediyor olabilirler, yine de isimleri yoktur onların. Mesela ölürler, öldükleri zaman gazetelerde haberler de çıkar onlarla ilgili, ancak o haberlerde isimleri yoktur, zaten onlarla ilgili hiçbir haberde isimleri yoktur. Onlara verilmiş sıfatlar vardır, bir de onların kendilerine verdikleri sıfatlar; bunlar çelişir birbiriyle. Örneğin onlar "yurtsever" derler kendilerine, halbu ki gazetelere baksak vatan haini diye geçer sıfatları; oysa sevilen de, ihanete uğrayan da aynı vatandır sonuçta. Yine de, işte, işin içinde sevgi olduğunda, paylaşamıyoruz biz...

Dedim ya, öldüklerinde hiç kimse anmaz adlarını ağızlarına buralarda, hatta sevinenler bile olur öldüklerine. Pek de merak etmezler hikayelerini. Ya da daha doğrusu insanın merak etmesi için bilmemesi gerekir; bilmediğini bilmesi ayrıca. Oysa onlar biliyorlardır hikayeyi, hikaye basittir, hikaye beyni yıkanmış, işsiz güçsüz, annesiz babasız çocukların hikayesidir onlara göre, yazıktır, ama acınmaz. Vatan haininin hakkı kurşunlardır.

Merak etmezler, "Ermeni dölü" diye "hakaret" ederek bir taşla iki kuş vurdukları bu insanların hikayesini, mesela bilmezler onların işsiz güçsüz değil üniversite mezunu olabileceklerini, annesiz babasız değil, aksine onları merakla, gözyaşlarıyla uğurlayan analarının olduğunu ve onların en çok da babalarının uğradığı insanlık dışı muamele sebebiyle orada olduklarını, beyni yıkananınsa aslında o gençler değil kendilerinin olduğu.

Ve o gençler olabildiğince masum o yola düştüklerinde, özgürlük, adalet, bağımsızlık düşleriyle, haksızlıkları gördükçe isyan ettikçe, silahlandıkça ve militanlaştıkça ve bu yolun sonunda "etkisiz hale getirildikçe" veya "ölü ele geçirildikçe" operasyonlar sonucu, her seferinde ölen iki halkın barışı olur ve her seferinde etkisiz hale getirilenin insanların vicdanıdır.

Belki onları tanımak istersiniz, onları anlamak. Okul kantinlerinde, küçücük hücre evlerinde büyük düşler kuran bu kızları ve erkekleri. Büyük düşlerinin peşinden felakete sürüklenen, aslında tüm istedikleri halkları için daha iyi bir dünya olan bu çocukları. Belki o zaman ölü ele geçirildiklerinde siz de sevinmezsiniz, belki ölen her genç için eşit derecede üzülebilirsiniz, bir "insan"ın yapması gerektiği gibi. Belki içiniz sızlar bombalar yağdırılırken dağlara tepelere tıpkı bombalar patlatıldığında büyük kentlerimizde içimiz sızladığı gibi.

Çünkü insan insandır sonuçta, canı da aynı acır, hayal kırıklığı da, suya düşen umutlar da aynı yası tutturur.

Çünkü bu ülkede çok fazla insan birbirini anlamadı ve bu yüzden o kadar çok insan öldü ki...

Bahoz/Fırtına bu hafta vizyonda. İzleyin bu filmi...

Hepimiz Ermeniyiz... Bir kez daha...

Aslında ortalık ayağa kalkmalı, gazeteler günlerce manşetlerine taşımalı, partiler, sivil toplum kuruluşları, kitle örgütlenmeleri ardı ardına basın açıklamaları yapmalı, zamanında "Hepimiz Ermeniyiz" diye yürüyen herkes yine sokaklara dökülmeli... aslında bu sözleri söyleyenlerin yanında kalmamalı ya...

Birkaç gazete, Genç Siviller ve DSİP haricinde kimseden pek bir ses çıkmadı sonuçta. Üstelik ortada "ha" deyip geçilecek bir durum da söz konusu değildi. Osmanlı Devleti ve İttihat yönetiminin korumakla yükümlü olduğu 1,5 Milyon Ermeni vatandaşını etnik kökenlerinden dolayı ölüme yolladığı 1915'ten açıkça övgüyle söz etti bir bakan, üstelik sıradan bir bakan da değil, savunma bakanı. Hem de başbakanın "ya sev ya terket" şeklindeki "tek millet, tek devlet, vatandaş türkçe konuş" tadındaki buram buram devlet kokan açıklamalarının üzerine.

Tam da 9 Kasım, yani Almanya'daki Yahudi Soykırımının başlangıcı sayılan Kristal Gece'nin yıldönümünün şafağında.

Aslında ortalık ayağa kalkmalı ama...

Şimdi sokakta kendimizi güvende hissedebilir miyiz? Sokağı geçiyorum, evlerimizde güvende hissedebilir miyiz? Soykırımı açıkça savunan, hatta soykırımı ulusun oluşumundaki en önemli unsur olarak gören bir savunma bakanımız varken geceleri rahat uyuyabilir miyiz? Bu adam Cumhurbaşkanı adayı dahi olabiliyorken bu ülkede ve basın ve kitle örgütleri ve sözde devrimci sözde demokrat partiler buna tepki gösteremiyorsa ve sessiz kalmak da onaylamaksa kimselere güvenebilir miyiz?

Bu ülkenin Ermenileri, Rumları, Kürtleri, ideolojik soykırıma uğratılmış sosyalistleri kendilerini güvende hissedebilir mi?

Bakan şimdiki azınlıkları kastetmediğini söylemiş ertesi gün. Niçin? O günle bu günü ayıran ne? Çok mu uzun zaman geçti? Ya da gerekli şartlar mı uymuyor, artık 1,5 milyon insan ortadan kaybolduğunda çok daha rahat kayda geçirildiğinden mi, Türk tipi inkar imkansız hale geldiğinden mi?

Niçin şimdikiler yaşayabiliyor da, o 1,5 milyon insanın öldürülmesi gerekiyordu? Niçin 6-7 Eylül, Maraş Katliamı, Sivas Katliamı gibi ırkçı ayrımcı terör bu ülkede meşru olmak zorundaydı? Neden Hrant Dink'i öldürmek zorundaydınız?

Sahi nasıl oluyor da bu kadar pişkin ve cahil olabiliyorsunuz?

Birilerinin gözünde, Abdullah Gül'den çok daha uygun bir Cumhurbaşkanı adayı olarak görülüyordunuz, sahi bu ülkede nasıl oluyor da bir soykırım taraftarı, eşinin başı dini inançlarına göre bir başörtüsü ile kapatılmış olan adaydan daha makul olabiliyor?

Aslında ortalık ayağa kalkmalı...

Bu ülkenin Kürtleri, Türkleri, Alevileri Rumları, Eşcinselleri, Darbe karşıtları, köylüleri, işçileri, şunları bunları, hepimiz bağırmalıyız "Hepimiz Ermeniyiz" diye, bu kez 1 Hrant'ımız için değil, Krikor Zohrab'lar, Gabriel Bagratyan'lar, Boğos Piranyan'lar ve İttihat ve Terraki tarafından ölüme yollanan 1,5 milyon yurttaşımız için...

...ta ki Vecdi Gönül ve onun temsil ettiği zihniyet yerini yepyeni bir ülkeye bırakana dek.