20080730

Kelebek Etkisi...

Agos'un dağıtım şirketi değişti ya, Merkez dağıtımdan başka bir şirkete geçti, artık evin önündeki bakkaldan gazeteyi alıp, otobüse binip okuma ihtimali de ortadan kalktı, şimdilerde gidip özel olarak büyük kitapçılardan (!) almak gerekiyor. Gerçi böyle bakkallara, marketlere dağıtacak kadar baskı yapamayacağı belliydi gazetenin de, yine de bu dağıtım hoşuma gitmişti, hatta Radikal'de bununla ilgili umut dolu bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız. Gazete gelmemeye başlayınca, bakkala sorduğumda, "1 aydır gelmiyor çıkmyor herhalde gazete artık" dedi! Dedi de, yüreğimize indirdi, tam da gazeteyle ilgili malum tartışmalar ortadayken.

Bizde ki de eşeklik işte. Geçen günlerde, Remzi Kitabevi diye bir mekandan gazeteyi alıyorduk, tam da benim yazının çıktığı hafta, kasiyer ismimi sordu. Şaşırdım, meğer fatura kesiyorlarmış, 2,5 liralık gazeteye fatura kesiliyor olması ayrı bir gariplik, isim sormaları ayrı. Neyse, ismimi söyledim ama işte, eşeklik bu ya, Altınyan diye söyledim soyadımı. İki kez sordu kasiyer ve iki kere de tekrarladım. Faturayı aldık, çıktık. Bir de ne görelim, soyadım faturada "Altıner" olmuş. Hepimiz asker doğuyoruz ya... Artık burada bir kasıt mı vardı, bilinçdışı bir sürçme miydi bilmiyorum!

Gerçi, yabancı ülkelerden transfer edip de, T.C. vatandaşlığına formaliteden geçirdiği futbol oyuncularının isimlerini Muhammed, Ahmed falan yapan bir ülke burası. Hani, Marcos diye bir Türkiye vatandaşı olamazmış gibi ya da onun isminin Ahmet olmadığını herkes bilmiyormuş gibi.

Bizim üzerinde deli gibi düşünüp kafa patlattığımız şeyler bazıları için çok kolay. Mesela biz bir senedir, hatta hocalarımız uzun yıllardır Sosyal Psikoloji bölümünde ahlak üzerine kafa patlatıyor, çalışmalar yapıyoruz. Şu bir sene bile bizim ahlak meselesine bakışımızı karmakarışık etti. Geçen gün de mesela dinî içerikli bir dergi, hiç bunları hesaba katmadan, dinî kodlamayla ahlak üzerine ahkam kesiyordu. Gerçi bizim solcular için de bir burjuva ahlakı bir de proleter/devrimci ahlak vardır o kadar! Ya da anarşistler bu olayı "ahlak baskı aracı bir kurumdur" deyip bir kenara atarlar. Ergenekon meselesi için de öyle. Birileri takılmış peşine gidiyor sorgulamaksızın, birileri yiyin birbirinizi diyor, birileri de Agarta, Destan deyip geçiyor. Bizeyse kafa patlatmak kalıyor.

İşte Ulus ve Ulusal kimlik meseleleri de böyle. Yani, insanlar için o kadar doğal ki, o kadar sıradan ki bu ülke vatandaşlarının tamamının Türk sayılması, hatta bunu Ermenilere, Rumlara, Kürtlere yapılmış bir lütuf olarak görme eğilimindeler. Hatta sadece ulus mu? Devletin her söylediğinin doğru olduğu inancı, resmi tarihin en güvenilir kaynak olduğu düşüncesi. Bunlar sorgulanması gerekmeyen şeyler.

Medyanın, Güngören Saldırısındaki tavrı da bu olmadı mı? Bir saldırı olduysa, teröristlerse, bu PKK olmalı, başkası olamaz! Bunu sorgulamaya, amaç nedir diye sormaya gerek var mı? Hayır! Neredeyse manşetleri hazırmış!

Murat Belge ve Gökhan Özgün Taraf'a geçtiğinden beri bu gazeteyi düzenli olarak takip ediyorum. Bence tüm bu meselelerde çok başarılı bir sınav verdiler. Sorgulanmaz denenleri sorguladılar, sorulmayanları sordular. Dünkü gazete, tam bir başarıydı bence. Cemil Ertem'in yazısı tüm bu olan biteni o kadar doğru analiz ediyordu ki, bütün meseleyi PKK'ye atıp, gazetecilik yapmaktan çok ortalığı karıştıran medya, o 50 yıllık, yüzbinler satan gazeteler utancından yerin dibine girse yeridir.

Bir zamanlar birisini tanırdım, "kelebek etkisi"ne inanır, hayata ufak tefek müdalelerde bulunmaya çalışırdı. Hani şu Himalayalardaki bir kelebeğin kanat çırpışının taa ABD'de bir kasırgaya sebep olabileceğini söyleyen romantik tez. Dün trende, Taraf'ı okuduktan sonra, gazeteyi yanımda oturan orta yaşlı adama hediye edip, trenden indim.

Size Sokak Çocuklarından bahsedeceğim

20080728

İnadına birarada yaşam!

Şiddet ve terörün yenilmesini isteyen bir önceki yazımın üstünden bu kadar kısa bir süre geçmişti ki, Güngören'den haberler aldık. Korkunç bir olay yaşanmış, 13 insanın ölümüne sebep olunmuştu terörist bir saldırıyla. Karanlık güçlerce gerçekleştirilen ve faili belli olmayan -milliyetçi medya ve Baykal tarafındansa daha en baştan, üstelik örgütce reddedilmesine rağmen direk PKK'ye atfedilen- bu eylem, siyasi şiddetin ve çetelerin ortadan kaldırılmasının ne denli acil olduğunun bir göstergesi.

Birarada yaşam, sivilleşme ve demokratikleşme yolunda adımların atıldığını gören kimileri, anlaşılan rahatsız oluyor ve bu tür eylemlerle toplumda linç ve şiddet dilinin hakim kılınmasını istiyor.

Bu olayları daha önce de gördük. Bu kişilerin maskesi Susurluk'ta düşmüştü. Bu kişilerin maskesi Şemdinli'de düştü. Bu kişilerin maskesi Ergenekon davasıyla düşüyor. O kişilerin Kürt halkıyla ilişkileri yok! Ancak daha ortada hiç bir kanıt yokken Kürt hareketini hedef gösterenlerin farklı niyetleri var. Tıpkı Diyarbakır'da TİT tarafından üstlenilen saldırıyı da PKK'nin yaptığını inatla yazdıkları gibi! Bu kişiler, ülkenin demokratikleşmesi, sivilleşmesi karşısında uzun yıllardır mücadele veren karanlık kişiler. Ergenekon iddianamesinin açıklanmasının hemen ardından, anlaşılan yenilmediklerini, yok olmadıklarını gösteriyorlar. Anlaşılan yapabileceklerinin sınırı yok.

Bu kritik dönemde, medyanın ve siyasetçilerin ve "derin" devletin yalanlarına ve oyunlarına aldanmayalım, her şeye rağmen, bu ülkede ölümün ve savaşın hakim olmasını isteyenlere inat birarada yaşamı savunalım. Demokratik, ifadenin ve siyasetin özgür olduğu yepyeni bir Türkiye için çaba harcayalım. Karanlık güçlere istediklerini vermeyelim.

Yarın saldırıyı kınamak, birarada yaşam talebimizi dile getirmek için saldırının gerçekleştiği Güngören'de olacağız. Milliyetçi sloganlarla değil, lanetlerle değil, bizi birbirimize düşürmek, savaştırmak, kavga ettirmek isteyenlere inat BARIŞ sloganlarımızla.

Artık yeter!

20080726

Ergenekon'a karşı Demokrasi mücadelesi şart!

Çeşitli siyasi amaçlara ulaşmak için terör ve şiddeti yöntem olarak kullanan örgütlenmeler çok uzun zamandan beri dünya üzerinde varolagelmiştir. Bu tip örgütlenmelerin ortaya çıkmaları için, dönemde varolan-varolagelmiş politik ortam uygun olmalıdır, yoksa varlıklarını sürdüremezler.

Türkiye, kurulduğu günden bu yana siyaset ve şiddetin yan yana yürüdüğü bir ülke olagelmiştir. Siyasi amaçlara ulaşmak için şiddeti bir yöntem olarak kullanmayı benimsemiş irili ufaklı pek çok grup, büyük silahlı örgütlenmeler ve tabii ki, ülkenin en büyük silahlı gücü olan TSK tarafından yapılmış darbeler ve darbe girişimleri, bir başbakanın idam edilmiş olması, gazeteci ve siyasetçilere yönelik gerçekleştirilmiş suikastler gibi tarihi gerçekler bu durumu gözler önüne serer. Devlet kendisini "savunmak için" şiddet kulanmaktan çekinmemiş, genellikle hak ve özgürlük taleplerini askeri yöntemlerle çözmeye yeltenmiştir. Sonuçta şiddet şiddeti davet etmiş, siyaset neredeyse şiddeti çağıran, şiddete sebep olan bir kavram olagelmiştir.

Gündemimizin ana konusu haline gelen ve daha uzun bir süre de orada olacak Ergenekon Örgütü ve bu örgüte yönelik operasyonları da bu bağlamdan ayrı düşünmek olanaksızdır. Ergenekon, tam da bu ortamın içinde varolabilmiş bir örgüt. Amacı, otoriter-ulusalcı bir devlet düzeni kurmak yani başka bir deyişle 12 Eylül darbesinin başlattığı işi tamamlamak. Bunu yapmak için de her türlü yolu kullanmayı kendisine hak görmüş; sivil toplum kuruluşları, dernekler, gazeteler, basın vs. örgütün yumuşak tarafını oluşturuyor, öte yanda ise silahlı bir grup önlerine çıkan engelleri temizlerken, bir grup da darbe hazırlığı içerisinde.

Kuşkusuz tüm bunlara cesaret edebilmiş olmalarının altında 12 Eylül anayasasıyla yönetilen ve demokrasinin oturmamış olduğu bir ülkede yaşıyor olmamız yatıyor. Varolan bağlamın onları engellemeyeceği, aksine destekleyeceğini düşünmüş olmalılar.

Lafı getireceğim yer şu: Ergenekon Örgütüne karşı yürütülen operasyonlarla, suç işlemiş ve ülkenin demokratikleşmesi ve özgürleşmesi karşısında mücadele vermiş kişileri cezalandırarak önemli bir iş yapılıyor. Bunu desteklemek hem vicdanen hem de siyaseten gerekli. Yine de bunun tek başına yeterli olamayacağını da söylemek, daha fazla baskı yapmak gerekiyor. Hayır, örgütün ilk isimleri yakalanmıyor beylik lafını etmeyeceğim. Demek istediğim şey şu, eğer Ergenekon veya benzeri zihniyette başka örgütlerin ortadan kalkmasını istiyorsak, bunu yalnızca operasyonlarla, tutuklamalarla vs. yapmamız mümkün değil. Evet, Ergenekoncular içeride, ancak zihniyetleri dışarıda!

Ergenekon Örgütü ve zihniyetine karşı gerçekçi bir mücadele, ülkede kayıtsız şartsız bir demokrasiyi ve çoğulculuğu gerektiriyor. Bu çoğulculuk ve demokrasi, iktidar partisinin kayıtsız şartsız desteklenmesi demek değil. Aksine, basına sansürün, ifade özgürlüğünün önündeki engellemelerin kaldırılması, örgütlenme ve sendikalaşma haklarının genişletilmesi, farklılıkların bir sorun olarak görülmesinden vazgeçilmesi, sınırsız bir siyasal özgürlüğün ortaya konması için iktidara sürekli baskı yapılması gerekli. Bunu yapmadığımız noktada, Ergenekon'dan boşalan yeri dolduracak birileri mutlaka çıkacaktır, çünkü Ergenekon'u vareden zihniyet de ortam da bir yere gitmiş değil.

Bir yandan otoriter-devletçi bir örgüte karşı operasyonlar sürerken, iktidarın hoşuna gitmeyen yayınlar yapan Hayat TV ilk fırsatta karartılıyor, 301 dimdik ayakta, Gençsen davası sürüyor, yani otoriter-devletçi zihniyet iktidarda. Şiddeti de nasıl bir yöntem olarak kullandıklarını 1 Mayıs'ta iki yıldır görüyoruz.

Siyasi amaçlara ulaşmak için şiddeti, tehditi, terörü, darbeyi, silahı ve sansürü, yasaklamayı, parti kapatmayı bir yöntem olarak gören zihniyetin tasfiyesi şart. Yani "siyasetin politikleşmesi".

Yeni bir soldan bahsediyorsak, yıllardır solun köşe başlarını tutmuş bilindik isimlerden değil, işte bu demokrasiyi kayıtsız şartsız savunacak, ancak demokrasi anlayışını 5 yılda bir yapılan seçimlerle ve oy oranlarıyla, iktidarla sınırlandırmamış sınırsız siyasal özgürlükten yana bir anlayıştan bahsediyoruz. Çünkü Ergenekon'u da, Ergenekoncu zihniyeti de ortadan kaldırmanın yolu, demokrasidir.

20080723

Հիմա ճիշդ ժամանակն է

Yazarımız seyahatte olduğundan...

İnsan şehirden uzaklaştığında daha çok şey yazacak sanıyor, işte güya sessizlik, gündemden uzak olmak ya da en fazla tuhaflıklarına akıl erdiremediğim dağıtımcıların insafına kalmış gazete okuma imkanları vs. gündeme endekslenmiş yazı konularından bir özgürleşme sağlar da bu büyük lafları bir yana bırakıp insana dair 3-5 kelam etme imkanı bulunur falan...

Ancak işte, içinde ailenin bulunduğu her ufak tefek meselede olduğu gibi bu deneme de kendi içerisinde yok olmayan başarısızlık hissini barındırmaktaydı. Vahe Berberian'ın Baba ve Oğul Adına isimli kitabına hayran olmamızın sebebi daha ilk sayfasında yazdığı "İnsan babasını affettiği zaman olgunlaşır" cümlesiydi. Yoksa denize, kuma, hele hele de güneşe pek merakım kalmadı son zamanlarda, hele ki yazlık mekanların kendisine ait o bunaltıcı orta sınıf havası iğne iğne batarken! Baba ve Oğul arasına bir kutsal ruh eklemezsek pek bir başarı sağlayamayacağız anlaşılan, çünkü ister odipustan alın ister siyasal otoriterizmin mikro düzeyde simgesi olmasına yorun, bu iş yürümüyor!

Bunun öncesinde Ankara'ya ilk kez gittim. Serbest piyasanın ve kapitalizmin her sokak başında hissedildiği İstanbul'dan sonra, Ankara tam tersi bir şekilde devletin varlığının açık biçimde kendini gösterdiği bir yer. Minibüsçüye "Ulaştırma bakanlığının orada ineceğim" diye seslen, evden çıkıp yürürken bir sağına bak ki Genelkurmay başkanlığının yanına gelmişsin (üstelik de elinde Taraf gazetesiyle!) İlginç bir his. Devletin varlığını yalnızca polisleri görünce hatırlayan bir İstanbul'lu için hele...

Anıtkabir ise apayrı bir hikaye. Doğrusu Aslanlı Yol denen yere hayran kaldım desem az olur. Yarım kilometrelik bir yolda koskoca bir Cumhuriyet zihniyeti, ciltlerce kitabın anlatamayacağı, ikna edemeyeceği kadar net biçimde gözüküyor. Şöyle ki, meğer bu yol yapılırken, özel olarak taşlar orantısız aralıklarla yerleştirilmiş ve bu aralıklar yere bakmadan yürüdüğünüzde ayağınızın takılması işlevini görmesi için tasarlanmış. Böylece Anıtkabir'e doğru yürüdüğünüzde, başınız öne eğik ve ağır ağır yürüyorsunuz. Sonuçta uzaktan bakınca bu yürüyüşünüz, yas tutan biri görüntüsü veriyor. İşte bu, yas tutar GİBİ görünmek. GÖRÜNMEK. Ne olduğun, ne düşündüğün değil, nasıl göründüğün...

Moda sahilinde içki içenlere polis sataşıyor bilesiniz, bir süredir arkadaşlarıyla oraya gidip çimlere uzanıp bir iki kadeh içki içmek isteyenler motorsikletli polislerin taciziyle karşılaşıyor. Oysa Moda'da bu yapılır, yani içki içilir, bu yıllardır böyledir. Cuma günü bununla ilgili bir eylemce var, saat 9da Modada bir grup toplu olarak içki içecek. Açık bir sivil itaatsizlik hareketi olarak bunu destekliyorum. Aynı polis tacizine maruz kaldım. Üzerine üniforma giymiş bir Türkiyeli'den daha tehlikeli birşey varsa üzerine polis üniforması giymiş bir Türkiyeli. Gerçekten, kendilerini Nietzche'nin üstün insanı saymaya başlayıp etrafa emirler yağdırıyorlar. Terörle Mücadele ekipleri tarafından gözaltına alındığımızda bile daha hoş bir muameleye maruz kalmıştık doğrusu.

Agos'taki yazımı da ayrıca aşağıya koydum. Evet, ermenice ekte yazım çıktı, ne kadar güzel değil mi? İnsan daha ne ister yayın dünyasından!

Şimdilik böyle. Ergenekon'la ilgili bir yazı yazacağım sanırım bundan sonra, olayı değişik bir boyuta çekmekte fayda var, tartışmalar kısır bir noktaya gidiyor gibi çünkü.

Yazarımız seyahatte olduğundan yazısını gönderememiştir diye yazmak lazımdı bloga iki haftadır. Okuyuculara bir telafi olarak bu hafta bol bol yazayım en iyisi:) (Gülmeyin, okurlarımın facebook grubu bile var!)