20071016

102 Numara!

İnsanların çocukken kahramanları vardır, süperman gibi değil de, daha çok tanıdığı insanlar. Onları örnek alır, takip edersin, hayatının tamamında etkili olurlar ortadan kaybolsalar da. Benim vardı böyle bir kahramanım, tabii o zamanlar çocuklukla gelişmişlik arasındaydım ve benim için enterasan bir dönemdi. Yine de dönüp baktığımda yaptığım şeyler doğruydu o zamanlar.
O zaman ben ümit vaad eden bir yazardım, ya da böyle olduğuma inanıyordum. Bütün ilgim fantastik edebiyataydı, sürekli birşeyler yazar çizerdim, hatta bir roman projem bile vardı, hala üzülürüm, o projem kayboldu bir Windows virüsü sebebiyle. Epey de yazmıştım oysa, 65 sayfa falan, 14 yaşında bir genç için iyi bir rakam, ama çocukluk işte, çıktısını almamıştım! Bir internet sitem vardı, oraya bir sürü yazı yüklerdim, hatta benim için yazan 3 yazar daha olmuştu site ilerledikçe. Birlikte fantezi edebiyat, rock müzik, filmler, oyunlar üzerine aylık bir dergi yapardık. Yaratık'tı ismi, bu dünyada tam da kendimi hissettiğim gibi, Yaratık.
İşte böyle bir çocuğun kahramanı kim olabilir. Bir yazardı elbette benim kahramanım da. İnternetten tanıştığım bir yazar. Bu yazar ki internet sitesine oturup, bir gün ideal bir şehir veya kasaba kuracağı ve bu kasabada yalnızca bir öykü grubunun üyelerinin gireceği, ama şimdilik üye kabul edilmediğini yazmıştı. Harbiden, ne öyküleri vardı ama! Üstelik yazdıklarımıza gülüp geçmiyor, benim gibi şeyler yazanları yanına topluyordu. Biz kulübün üye adaylarıydık. Ben 102 numaralı aday. Birlikte güzel şeyler yapacaktık.
Yapıldı da! Yalan değil, yayın evi kuruldu, 8 adet kitap basıldı, aylarca aylık dergi çıkarttık birlikte, emek verildi ve bu herkes için güzel, geliştirici bir zaman oldu, forumlarda tartışırdık pek çok şeyi, sonra öykü yarışmaları sayesinde yazılan öyküler jüri tarafından eleştirilirdi. Mesela yazıdğım Post-modernist hiciv öyküsü bir eleştirmence yerden yere vurulunca çok gülmüştüm, amaçladığım da buydu çünkü tam da!
Neyse, sonra hayatıma giren herkesi, müthiş asosyalliğim sayesinde bir şekilde çıkarttığıma göre, sıra demek ki bu kulübe de gelmişti ki hayatımdan çıkıverdi bu kahraman. Ama sonra ünlü bir yazar oldu, TV'lerde boy gösterdi, orası ayrı tabii. Bu sıralarda ne zaman görsem onun yeni çıkan kitaplarını içimde bir heyecan oluyordu. Öte yandan kitapların içeriğini gördükçe de, siyasi açıdan ters yönlere düştüğümüzü de hissediyordum ama ben çoğulcu bakan ve siyasi konularda kendi fikirlerimi sonuna kadar savunacak olsam da, karşımdakine her yönde değer veren birisi olduğumdan (ya da öyle olduğuma inandığımdan) bunu bir problem olarak görmüyordum.
Taa ki, modernizm benim gibi insanlar için Facebook'u ortaya çıkartana kadar.
Facebook ilkokul arkadaşlarınızı bulun diyorsa da, ben pek çoğunun soyadlarını hatırlamıyorum. Lise'den beri görüşmediğim pek çok kişi listemde ama. Neyse konu bu değil, ben de acaba bu kahraman yazarımı bulabilir miyim diye Facebook'a baktım, evet, evet, oradaydı. Arkadaş listeme ekledim. Tam da uzun zaman süren yazar bloğumu aşıp gerçekten birşeyler yazmayı başardığım bir zamanda, en son bir imza gününde görüştüğümüzden 3 yıl sonra bulmuştum işte yazarımı.
Ne yazık ki, Facebook'ta bir foruma yaptığım siyasi yorum onu rahatsız etmişti. Hiç beklemediğim bir anda arkadaşlıktan siliniverdim, bir tavsiye mesajı ile birlikte, yanlış yolda olduğumu söyleyen...
Değildim hem de!

20071006

Geleneksel değil Anti-kapitalizm temelli "Yeni Sol"

Bu yazıyı aslında Barışarock'ı "genel anlamda liberal/reformist propagandanın gençlik kesimine taşınması, ama asıl olarak da -eğlentisel niteliğinden kaynaklı- liberal kültürün gençliğe yaşatılması" olarak nitelendiren ama aslında Barışarock üzerinden savaş karşıtı ve çevreci hareketi küçük burjuva hareketler olarak küçümseyen bir yazıya eleştiri olarak yazıyor olsam da, bunun genel olarak gelenekçi sol yaklaşımlara bir eleştiri olarak algılanması da yerinde olabilir.

Industrial Workers of the World (IWW) tarafından 1911 yılında bastırılan postere bakarsanız (üstte) sınıf çatışmasının sebebini ve meşruluğunun nasıl sağlandığını açıkça görebilirsiniz. Bu anlaşılması için Marksist literatüre hakim olmaya gerek yoktu. Ezilen bir emekçi sınıf ve onu ezerken utanup sıkılmayan bir kapitalizm görünür posterde, kendisini ezenlerin tüm yükü emekçi sınıfı üzerindedir, eğer onlar çekilirse tüm sistem yıkılacak ve hepsi en dipte eşitlenecektir.

Günümüzde, kapitalizm kendisine yeni bir dil geliştirdi ve artık günümüzde bu durum temelde değil ama görüntüde değişikliğe uğradı. Muhafazakar-liberal politikal (neo-con/neo-liberal) ekonomide "serbest" piyasa ekonomisini desteklerken toplumda muhafazakarlığı destekliyor. Aslında kapitalizmin "ahlaksızlıktan" muhafazakarlığa geçiş yapmasında açıkça sistemin oturmuş olmasının etkisi var. Artık değişim istenen ve arzulanan birşey değil, çünkü sistemin rayları oturmuş durumda ve güzel biçimde işliyor, bundan sonraki her toplumsal değişim ona zarar verebilir. Yine yeni geliştirilen kapitalist dil; savaşları operasyona, hatta demokrasi mücadelesine, ölen insanları olağan sivil kayıplara dönüştürebiliyor.
Kendisini sözde "kültürlerin savaşı" ile tanımlayan "terörle mücadele" eden ve kimsenin seçmediği G8 ile yönetilen bir dünya söz konusu. Artık yalnızca emeğin sömürülmesinden bahsetmek, yüzeysel ve indirgeyici bir tutum olur. Artık günümüzde, insan yalnızca emeğiyle değil, bütünüyle, duyguları, düşünceleri, arzuları, bedeniyle sömürülmekte. İnsana dair herşey büyük şirketlerin hedefi haline gelmiş durumda. İnsan bedeni, hem cinsel olarak hem de organ olarak paraya çevrilebilmekte. Sadece cinsellik üzerinden insanları kandırmaya çalışan reklamlar, tv programları, müzikler vs. değil bahsettiğim, milyarlarca dolarlık porno endüstrisi dahi bir yerde masum sayılabilir ama insan bedeni tacirlerinin her sene eski doğu bloku ülkerinden Türkiye dahil pek çok ülkeye, özellikle de batı avrupa'ya göç ettirip sattığı kadınlar, zorla çalıştırılan ufak çocuklar da bu sömürüye dahil (yılda beşyüzbin insandan söz ediliyor), para için organlarını satmaya ikna edilen insanlar da.
Duyguların sömürüsü sınıf tanımıyor, reklamlar, topluma yerleştirilen modernist adetler, insanlara kendilerini ifade etmek için, kendileri olmak için üretmek yerine tüketmeye, satın almaya, para harcamaya yöneltiyorlar. Bugün üst-emekçi veya orta sınıfa mensup ailelerin gençlerinin içine düştükleri boşluktan ve hayatlarını bir türlü yönlendiremediklerinden bahsediliyor. Ufak çocuklara renkli oyuncaklar satılıyor, ebeveynleri reddedemeyecek duruma sokmak için milyonlarca dolarlık reklam kampanyaları düzenleniyor, elbette, bu oyuncaklar Çin'de kendi yaşıtları tarafından üretiliyor, yani hem işçisini hem de tüketeni sömürüyor sistem. Saat reklamı, yalnızca falanca marka saatin bizim kim olduğumuzu anlatabileceğini söylerken, telefon şebekesi reklamı bize kendimiz olabileceğimiz ütopyalar sunuyor, tabii ki bu vaatler asla yerine getirilmiyor ve tatminsizlik hayatın odağı oluyor.
Sadece insanlar değil sömürülen, bugün hayvanların kitlesel olarak soylarının tükenmesi binlerce yıldır olmadığı kadar hızlanmış durumda. Tüketim kültürü üretimin sürekli artması ile, bu da doğal kaynakların geri dönülmez biçimde tüketilmesine sebep oluyor. Tavuk fabrikalarında gün ışığı görmeden ürün haline getirilen, sürekli beslenen hayvanlar, tertemiz paketler halinde evimize geliyor, üzerinde "et" yazan bir etiketle, canlı olması hiçbir zaman önemli olmamış yapay bir madde gibi. Sera gazı salınımını kısıtlayan KYOTO anlaşmasının yetersizliği konuşulurken ABD, Türkiye ve Avustralya henüz bu anlaşmayı dahi imzalamayı reddediyor. Üstelik ABD, küresel ısınmanın doğal bir sonuç olduğuna, endüstrileşmeyle ilgisi olmadığını kanıtlayabilecek sözde-bilimsel araştırmalara fon ayırarak bu yalanu bilimsel olarak bize sunmaya hazırlanıyor, Irak'taki nükleer silahların varlığını kanıtladığı gibi.
Artık savaşa hayır derken, önce bunun bir savaş olduğunu, yalnızca bir "müdahale" veya "operasyon" olmadığını kanıtlamanız, ardından da insanlara terörizme destek vermediğinizi anlatmak zorundasınız. Barışın savaşla gelebileceğine ikna edilmiş insanlar, şu kadar asker şehit ele geçirildi şu kadar terörist öldürüldü veya ölü ele geçirildi cümlelerinde barışın geleceğiyle ilgili bir umut görebiliyorlar. Bugün aynı senaryolar oynanıp aynı yalanlar söylenerek İran'a operasyon düzenlenmesi söz konusu. Nükleer silahlar konusunda dünyanın ilk atom bombasını kullanmış ve en büyük toplu katliamlardan birine (ikisine aslında) sebep olmuş bir ülkenin pek söz söylemeye hakkı olmasa gerek. (Bugün incirlik üssünde ABD'ye ait ve kullanımı yalnızca ABD askerleri tarafından yapılabilecek 90 adet nükleer silahın bulunduğunu ve hükümetlerin bu konuda gizli anlaşmaları sürdürmekte olduğu not olarak buraya uygun düşer)
Tüm çerçeve böyle iken, savaş karşıtı hareket, çevreci hareket, hayvansever hareket, ırkçılık karşıtları, eşcinsel hareketi, feministler, yeşiller, anarşistler gibi hareketler bir noktada birleşmelidir: kapitalizm karşıtlığı ve sol da bu yükselen harekete karşı kayıtsız kalmamalıdır. Fakat kendisini sınıfsal/devrimci ideolojiye indirgemiş, yıkılan proleter diktetarya doğu bloğuna rağmen kendisini yenilememekte inat eden geleneksel sol düşünce bu hareketleri liberal/reformist küçük burjuva ideolojileri olarak görüp dudak bükmeye devam etmektedir.
Ne yazık ki, sürekli apolitik olmakla tenkit edilen gençlik de milliyetçi/ırkçı politik kanat çevresine çekilmekte hergün. Öyle ki kendisine sol adını veren üç akımdan biri kendisini "ulusalcı" olarak tanımlamaktadır ve sol değerlerden tamamıyla kopmuş tamamen devletçi muhafazakar bir politikayı kendisine temel kabul etmiştir ve korku politikalarıyla (malezya olacağız, iran olacağız, bölüneceğiz vs.) taraftar toplamaktadır. Öte yandan bunun daha korkuncu olan "Plan yapmayın plan" milliyetçiliği, Kurtlar Vadisi çerçevesinde ideolojileşmiş, Ağca'yı kahraman kabul eden, katli, ırkçılığı kutsayan bir ideoloji, din ve ırk üzerinden politika yapıyor ve kendisini "ülkücü" olarak tanımlıyor.
Tüm bunlara karşı çıkan bir grup insanı Barışarock'taki insanları yozlaşmış, liberalleşmiş diye tanımlamaya kimsenin hakkı yoktur!
Bugün, kapitalizmin zararlı etkileri, Özgürlükçü Sol anlayış ile ortaran kaldırılmalı, savaş karşıtı ve çevreci hareketle anti-kapitalizm ekseninde birleşerek mücadele verilmelidir. Stalinist yaklaşımla "ya proletersin ya burjuvasın" anlayışı eskisin artık, "ya sev ya terket" tadı veriyor!
İyi haftasonları...