20070330

Kişisel Toplantı Notları

  • Altıkırkbeş yayınlarının kitap önsözlerinden çalıntı bir başlık bu hafta.
  • Edebiyata oranla epey yüksek bir edebi magazin kapasitemiz var. "P"Enis Roman olayı da hoş bir Picus meselesi daha ekledi Nobelli edebiyat dünyamıza. Hayırlar, uğurlar. Ama olay az kalsın Enis Batur'un başına patlıyordu ki, Zeki Çoşkun Radikal'daki yazısında kitabın yazarına açıklık getirdi:) Sanırım artık kitabı kimin yazdığını çok daha iyi anlıyoruz. Yayıncıyı da bu muhteşem zekice yaratıcı fikrinden dolayı tebrikler ediyoruz. Ne diyelim ki başka bu ülkede...
  • Kulağı ve beyni Punk Rock'a hadi en hafifinden indie'ye alışmış bir tip olarak Buddha Bar dinleme deneyimim de ilginç oldu ama grup gayet deneysel ilginç bir müzik yapıyor. Tarzlarda takılmamak lazım aslında çok fazla, bunlar biraz da baskı unsuru yaratıyor, biraz ticaret vs. Kulağı komformite etmemekte yarar var. Chill Out Music, elektronik müzik kategorisi altında yavaş tempolu bir tarz. İsminden de anlaşılacağı üzere rahatlatıcı bir müzik.
  • Bir de son zamanlarda müziğiyle epey ilgimi çeken bir grup Morphine. Özellikle de "The Saddest Song" isimli parçaları. Tarz olarak bana kalsa Jazz-core Indie derdim ama onlar ne diyor bilmiyorum... Sanırım artık eskisi kadar çok gürültü kaldıramıyorum.
  • İnişler ve çıkışlar, birbirini izleyen güzel günler ve felaketler. Bu mart ayı epey hızlı geçti. Katkıda bulunanlara selamlar:)
  • "Yönetmeliğe uyan, dışarıdaki hippiler gibi davranmayan öğrencilerimize dediğimiz bir şey yok. Şekli şemaili düzgün olmayan öğrencileri okula sokmamaya çalışıyoruz. Düzelttiriyoruz, ondan sonra alıyoruz." (Saçları jöleli olan öğrencileri 'hippi' oldukları gerekçesiyle okula almayan Rize Tevfik İleri Lisesi Müdür Yardımcısı... İşlem basit: Hippiyi düzelttiriyor, alıyor.) (Radikal'den) Lisedeki o hippi takıntısı da bir acaiptir sahiden. Gençler tam da kendi kimliklerini bulacakları çağdadır ya hani, ergenlik vs. durumları, kendisini ifade etmek ister ama devletimiz, milli eğitim bakanlığımız yılanın başını daha büyümeden keser işte öyle... Ne demek canım öyle kimliğe sahip olmak falan, hele iyi görünmeye çalışmak Eden'dan atılmanıza bile sebep olur. (Evet cennet bahçesi değeri görür okul bahçesi)
  • Metin Uca cumhurbaşkanlığına aday... Benim adayım ise Ashlee Simpson. Alttaki resimde Ashlee'yi çankaya'dan çıkarken görüyorsunuz ve başında türban da yok!!! Ne dersiniz, güzel bir Türkiye olmaz mıydı? "Ohh, I'm so excited that now I'm the president of Turkey" Hem böylece kadın başbakandan sonra bir de kadın Cumhurbaşkanımız olurdu.
  • Keşke şu IKSV bilmemkaçıncı kuruluş yıldönümünün yapıldığı bir gece vardı ya, CNN Türk de gösterdi hatta, orda Istanbul (not Constantinople) şarkısının jazz-vari bir versiyonunu yaptılar, onun kaydı olsaydı, satılsaydı, ya da var mı acaba?
  • Kışbahardan sonra baharkış geldi, sıcak bir kış ve soğuk bir ilkbahar. Neler oluyor?
  • Pazar günü güncelleme meselesi de yalan oldu zaten. Olmaz öyle çok zor, takılırım ben arada...
  • Hadi görüşmek üzere...

20070318

26. İstanbul Film Festivali Alternatif Rehberi

İstanbul'lu sinefillerin şu dakikalarda çoktan biletlerini görebilecekleri bir yere koymuş ve festivalin başlayacağı 31 mart tarihini iple çekmekle meşgul olduklarını biliyorum -tıpkı pek çok filme yer kalmadığını bildiğim gibi, ama ben de biletlerin satışa sunulacağı gün bir saat öncesinden emek sineması önünde sıraya girmiş ve 45 tane (hepsi bana değil tabii) bilet almış olduğum için bunu pek dert edinmiyorum. Yine de henüz bilet edinmemiş olanlar için, alternatif bir rehber blog yazısı yazmak epey zevkli olabilir sanırım. Gerçi siz benim yerime beyazperde.com'un veya Atilla Dorsay'ın yazısını tercih edebilirsiniz o ayrı mesele... (Ayrıca bakınız: Yeni Başlayanlar İçin İstanbul Film Festivali Rehberi)
Şimdi bir kere festivalin en önemli filmlerinden birkaçı Little Miss Sunshine, Pan's Labyrinth, Hollywoodland zaten Akbank Galaları kısmında 15 liralık indirimsiz biletleriyle burjuvaya hitap ediyor:) Fakat bu filmlerin zaten vizyon şansı var ve DVD'ye de çıkacak o yüzden acele etmeye lüzum yok, ama para mühim değil diyorsanız kaçırılacak gibi de değiller. Pan's Labyrinth gerçi beklenecek gibi değil, meraktan ölüyorum, özellikle de o modern Alice's Adventures in Wonderland havası bu filmi kaçırılmayacak bir film haline getiriyor.

Bunlar bir yana, festivalin en güzel gala olmayan filmi sanırım "2:37". Film gösterildiği Cannes Film Festivalinde 15 dk. ayakta alkışlanmış, gerisini siz düşünün artık. Yönetmeni de benden sadece bir yaş büyükmüş filmin ve 1.1 milyon$'a çekmiş filmi. Tebrik ediyor, saygıyla anıyoruz kendisini, bakalım filmi görmeden birşey söylemek zor gerçi ama şimdi bu yaşta ustalarca alkışlanmak da az bir şey değil. 2,5YTL'lik seanslara bilet kaldığını sanmıyorum, kaldıysa bir an önce edinin.

"Fidel'in Yüzünden" görülmesi gereken başka bir film gibi duruyor. Özellikle Küba devrimini orta sınıf bir ailenin küçük kızının gözünden ele alması ve onun isyankar ailesine kendi isyanı görmeye değer. Benzer bir filmse Benim Adım Elisabeth, bu kez babası akıl hastanesi işleten bir kızın bakış açısından olayları görüyoruz. İki film de çocukluk, büyümek ve ebeveynler üzerine pek çok şey söylüyor.

Tabii bir de festivallerin vazgeçilmezi uyuşuturcu, gençlik, cinsel uyanışlar üzerine yapılan ergenlik filmleri. Bu sene Norveç filmi Tekrar, Amerika'dan Factory Girl (Edie) ve Candy bu kategoriyi güzelce temsil ediyor. Ayrıca Catcher in the Rye'ın (Çavdar Tarlasında Çocuklar veya Gönülçelen)modern bir versiyonu olduğu söylenen Kanada filmi "Tracey'nin Yaşamından Kesitler" (The Tracey Fragments) de büyümek üzerine pek çok laf ediyor olmalı! Fransa'dan Benim Oğlum (Mon Fils A Moi) oğluna saplantı derecesinde düşkün bir anneyi anlatırken Kötü Arkadaş (Les Amities Malefiques) ise tanrı kompleksine sahip önüne çıkan herkesi sömürmeye alışmış bir akademik vampirin öyküsünü anlatıyor.
Türk filmlerinde bu sene vizyonda gördüğümüz pek çok filmin yanı sıra göreceğimiz Zincirbozan, Suna, Fikret Bey, İyi Seneler- Londra gösteriliyor.
Daha pek çok film seçeneği, kategoriler, özellikle Atıf Yılmaz ve Passolini filmleri için http://www.iksv.org/film adresine göz atabilirsiniz.
İyi pazarlar!

20070311

Pek Çok Şey: Sarhoşvizyon, Kışbahar, İstanbağdat vs.

Geçen hafta dediğim gibi, bu hafta da pazar günü Türkçe baskıya yazıyorum:) Tabii, bütün hafta orjinal baskıya tek kelime yazmayınca acaba İngilizce blog öldü mü diye de kendi kendime soruyorum, gerçi iki blogun konseptleri birbirinden çok uzak, burda fikirlerimi vs. yazarken orda daha çok günlük formatı var-dı. Vardı, çünkü taşındığımdan beri orayı düzenli olarak güncellemiyorum, bu da işlevselliğini düşürüyor. Eskiden mesela fazla blog girdisi yoksa, diyordum ki kendi kendime "gideyim birşeyler yapayım, bak sosyal hayatım durgunlaşmış, birşeyler yapayım da yazayım" falan. Şu anda ayda bir iki kere birşeyler yazdığım için öyle bir işlevi kalmadı.
Şu anda monitörüm eski televizyon moduna girdi... Arada bir, özellikle de kırık bilgisayar masası hafiften sallanınca ekran sarhoş-vizyon şeklinde herşeyden ikişer tane göstermekle kalmıyor aynı zamanda herşey parlaklık derecesi %200-300 derece yükseltilmişçesine parlak gözüküyor, düzelmesi içinse sol elimle bir tarafından tutup sağ elimle bir tokat atıyorum, böylece görüntü bir süreliğine düzeliyor. Sanırım sonunda patlama olan bir trajediye dönüştürmemek için hayatı tamir veya yeni monitör alma yollarına sapmak lazım, gerçi para yok, pul yok, daha kısa filmimin montajını yapamadım, zira önce mini-dv'yi dvd'ye çekmek lazım bu bir para, ikincisi zaten bilgisayarımda dvd-rw yok, o olsa montaj programı lazım. Zor yahu!
Tabii, yaratıcılık da başa ayrı bir dert:) Daha çektiğimiz filmin montajı bitmeden aklımdaki binbir tilki gidip kocaman kült bir uzun film olacak senaryo üzerinde çalışmaya başladı. Gerçekten çekilse olaylar yaratacak, ifistanbulda gösterilecek, sundance'e gidecek bir senaryo, bir de güzel şekilde çekilse tam süper olur. Şimdilik oturup yazmak lazım, en azından ana hatlarıyla yazarsam daha sonra profesyonel bir ekiple senaryolaştırılıp çekilebilir. Ev arkadaşım da bu filmin kısasını çekelim diyor, ama sanırım pek böyle birşey istemiyorum. Hayır, tabii ki fikri buraya yazmıyorum.
İstanbul Film Festivali, (İKSV'nin düzenlediği her organizasyon gibi) Nisan ayının en önemli sanat organizasyonu olmakla kalmıyor aynı zamanda mart ayı boyunca süren büroşür, afiş, kitapçık ve son olarak da bilet satışları süreçleriyle biz sinefilleri merak içinde bırakıyor. Zaten İFF bir anlamda noel, ya da daha çok newruz çünkü baharın geldiği onunla anlaşılıyor ve aynı zamanda havaların ısınmasıyla sinema sezonunun da yavaş yavaş bitmekte olduğu... "Kışbahar" hiç bitmediği için havaların ısınmasından anlamak gibi bir şansımızda yoktu bu sene, küresel ısınma sebebiyetiyle.
Bu yılki program da yine epey dolu ve heyecan verici. Little Miss Sunshine'ı henüz izlememiş olanlara deliler gibi tavsiye ederim. Pan's Labyrenth izlenesi. Yine running with scissors, hollywoodland ve daha pek çok film. http://www.iksv.org/film de festivalin internet sitesi.
Kadıköy'de bu hafta sonu Barış Çadırı'nda barış panayırı vardı, barış çadırı kadıköy'de beşiktaş iskele meydanına kurulmuş. Küresel BAK'ın bir organizasyonu, özellikle "Bağdat İstanbul Olsaydı" konulu sergi ilgi çekici. Hala vakit varken gidip görülmeli. Benzer bir program yanılmıyorsam İzmir ve Ankara için de yapılmakta. Aynı zamanda haftaya cumartesi Kadıköy'de meydanda Irak Savaşı'nın yıldönümü sebebiyle bir eylem var. Haydarpaşa Numune'den İskele'ye yürüyüş olacak. Herkesi savaşa karşı ses çıkarmaya bekliyoruz, aynı zamanda bu Küresel BAK'ın bir eylemi olduğu için emin olun ki yalnıza orada dikilmek ve beklemekle kalmayacaksınız, gerçekten epey ses çıkaracaksınız. (Hayır, hayır, gayet güvenli ve gürültülü) Ayrıntılı bilgi için http://www.kureselbarisveadalet.org/bak/ adresine göz atabilirsiniz.
Bu arada geçen hafta Küresel Isınmayı protesto amacıyla yapılan 5 dakikalık ışık kapatma eyleminde Türkiye'nin daha fazla elektrik harcamış olması, Kenan Evren'in anayasayı ihlalden düşünce suçlusu sayılması ve daha pek çok siyasi olaydan söz etmek bile sinirlerimi bozuyor, o yüzden girmemeye çalışıyorum bu konulara. Küresel ısınma konusunda bu duyarlılıkla daha pekçok kışbahar yaşarız gibi sanki değil mi? İlkbahar-yaz-sonbahar-kışbahar. İşte böyle.
Herkese iyi pazarlar...

20070304

Ben de Türkçe Yazarım

Yok yahu yok, yükselen milliyetçilik dalgasından falan değil, tsunami olsa bana dokunmaz o. Günlük filtre kahve tüketimini de yaptıktan sonra, -ki french press ile yapılan kahve her güzel şey gibi kötü kolestrolü arttırıyormuş diyorlar, her ne kadar suyla yapılan bir şeyde nasıl olurda öyle kötü maddeler olur kafam almasa da zaten hemen hemen yediğim içtiğim herşey kötü kolestrole sebep olduğundan çok yaşamayacağımı tahmin ediyor ve açıkçası pek de bir tarafıma takmıyorum- oturup blogumu yazayım dedim ama içimden bir ses de "off, kim uğraşacak" şeklinde bir itiraz tavrı içerisinde. Hayır, yazı yazmayı da ezelden beri severim ama bir yandan yazdığım şeyler incir kavuğunu doldurmadığından mıdır yoksa google aramalarında tercih edilen Lindsay Lohan veya çocuk pornosu gibi kelimeleri ön plana çıkartmadığımdan mıdır bilinmez yazıdklarımı kimseler de okumayınca (gerçi bir iki kişi var ama) bir de oturup ingilizce yazmaya kasmak zor geliyor kimi zaman, gerçi hiç öyle bir takıntım yok, bence İngilizce acaip de güzel bir dildir, sevilmeli, sayılmalıdır. Demiyorum ki, Türkçe'ye özen göstermeyelim, zaten gösterdiğim de ortadadır herhalde, onu da pek severim ama İngilizce'nin de korkunç bir estetiği var, sanırım her kapitalizm ürünü gibi o da basitlik ve bireysellik içeriyor, bir çeşit MySpace sayfası hazırlar gibi, kendi dilinizi hazırlıyorsunuz aslında, her altkültürün kendi İngilizce'si var, gerçekten yaşayan bir dil. Türkçe'ye gelince, efendim, bir takım kurnazlar sürekli üzerinde oynayıp durduğu için bir de bir takım okumuş yazmış tayfa sürekli gençlerin konuştuğu dili, yöresel dili şunu bunu eleştirdiği için, genelde altkültürlere ait Türkçe'ler küçümsenir, sevilmez, pistir. Yuppie'lerin konuştuğu dile Türkilizce diye, tikilerin konuştuğu dile artık her ne denirse küçümsemeyle bakanlar aslında bunun dilin yaşadığının ve kendi yolunu çizdiğinin bir göstergesi olduğu gerçeğini de gözden kaçırırlar. Neyse ya, ben nerden geldim ki bu konuya? Öte yandan da ironik olmadı değil hani, Türkçe yazdığım ilk blogta dil meselelerini konuşuyorum. Hakkı Devrim gibi:) Neyse, yaşasın altkültür argoları deyip bu konuyu atlıyorum. Sonunda Deniz Baykal'ın ne yaptığını çözdüm, aklım ermiyordu, öfkeleniyor, köpürüyor, kendimi yerden yerlere vuruyordum (yalan bu sonuncusu) ama yine de nasıl olup da Türkiye'nin en ana akım sol partisi olan CHP'nin başındaki adamın 301 no'lu yasadan tutun da her ne kadar milliyetçi kesimin önem verdiği, muhafaza etmek istediği mesele var ise onları savunmasını içime sindiremiyordum. Ama şimdi bakıyorum da sanırım Baykal şunun hesabını yapıyor, diyor ki, efendim zaten Türkiye'de solcu olan insanlar ne yaparlarsa yapsınlar, hangi partiye oy verirlerse versinler barajı aşamayacaklar, ister kendisine liberal sol desin, ister sosyal demokrat, ister sosyalist ister vs. vs. yine de barajı aşma ihtimali yok, bu sebeple gayet de hepsi paşa paşa CHP'ye oy vermek zorunda, o zaman bu hazır seçmenle uğraşıp ulusalcılık karşıtı takılmaya Radikal gazetesi olmaya bir lüzum yok, ben bir de şu ulusalcıları peşime takayım da kendi koltuğumu partimin yerini iyice garantileyim diyor. Peki bu benim kendisine ve buna ses çıkartmayan partisine olan öfkemi ve hayal kırıklığımı biraz olsun gideriyor mu? Hayır. Çünkü peşine takmak istediği, oyunu almak istediği o insanların ellerinden -affedersiniz ama- kan damlıyor. Burdan (o da kesin okuyodur ya Transbosporusism'i) kendisine bu halkın, hele ki solcunun, hiç de öyle onun hesapladığı kadar hededö olmadığını hatırlatırım. (Ayrıca bkz. Üstteki karikatür) Tabii, burda yine bir ironiye dikkat etmek lazım, ABD'nin muhafazakar partisi Cumhuriyetçi Parti'dir, hani fil logosu olan, Bush'un partisi işte. Cumhuriyetçi Halk Partisi'de madem isimlerimiz benzeşiyor haydi fikirlerimiz de benzeşsin, yaşasın partilerin kardeşliği deyip halay tutmakta olabilir, ama başka bir muhafazakar birleşme, televizyonlarımızdaki turuncu devrime işaret ediyor. Fox'dan bahsediyorum, hani şu "hayata foxlanın" sloganı ile ne demeye çalıştıklarını anlayamadığım turuncu kanal. TGRT'yi satın almış olmaları gayet manidar, zira TGRT önceden Türkiye Gazetesi'ne aitti ve ilk kurulduğunda Türkiye'nin milliyetçi kesime hitap eden kanalıydı. Fox ise ABD'de Bush'un en önemli destekçisidir, savaş boyunca Irak'ta ölen çocuklar yerine kahraman askerleri falan göstermiştir kendileri. Hatta Bush'un seçimi tekrar kazanmasında en büyük etken de onlarmış Michaeal Moore'un dediğine göre. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş yine. Eh, tilki kurnaz bir hayvandır, hayata Foxlanırken bu kurnazlara karşı da biraz kuşkulu kalmak da yarar var. Kuşku falan derken, farkında mısınız bilmiyorum, son zamanlarda ana haber bültenlerinin saatleri gittikçe geriye alınıyor, bir ara 19'dan 18.45 civarlarına alınmıştı, şimdilerde 18.30'a kadar geri çekildi, dolayısıyla saat 7'de televizyonunu açıp haber dinlemek isteyen adam, artık en sona kalmış ebelek haberlere denk geliyor, efendim İbo niye ağlamış, niye zırlamış, tabii durum böyle olunca Irak'da ağlayan çocuklar veya ağlayan analar pek çok gözden kaçıyor. Millet memnun gibi bundan ama zaten saman versen ondan da memnun olacak gibi bir hali var, buna bir el atmak lazım. Olmaz böyle. Herkese çağrı yapıyorum, haberleri ana akım kanallarda izleyip kendinizi zehirlemeyin, NTV gibi ciddi kanallarda izleyin. Ya da izlemeyin, ne bileyim, zaten eninde sonunda zehirleneceksiniz. Bu arada, madem televizyondan bahsediyorum, BBC Prime'da haftaiçi her gün saat 23.30'da (yerel TR saati) Two Pints diye bir dizi var, teletex 888'den İngilizce altyazı ile izlenebiliyor. İngiliz mizahını seven biri olarak bu işçi sınıfı komedisini çok sevdim, yarım saatlik bir dizi, yine Coupling havasında, hayatlarında cinsellik, işsizlik ve arjantin bira (pint) haricinde pek de birşey olmayan "loser" tabir edilen bir grup insan üzerinde dönüyor, alt metinlerinde aslında güzel de bir sistem eleştirisi var. Sevdim, gerçi okul başladığında izleyemeyeceğim zira kendi evimde kablolu yayın yok, ama olsun, tavsiye ederim. Böyle işte, bu güne kadar İngilizce olması sebebiyle burayı okuyamayanlar da belki bir miktar Transbosporusism tatma fırsatı buldular. İyi de oldu hani, bir saatte yazacağım yazıyı yarım saatte yazdım Türkçe olunca. Herkese iyi pazarlar...