20071230

Bitsin artık bu yıl!

Geçen sene yeni yıla girerken farklı bir umut vardı, hemen ardı kurban bayramı olacak Noel arifesinde St.Antuan'da yapılan konuşmada o yılın daha fazla kardeşlik ve barış getirmesi temennileri yapılıyordu. Ne de olsa bu bayramların bir araya gelmesi dinler arası diyalog için bir umut ışığıydı. Belki de kimi camilerde bayram namazlarında da benzer mesajlar veriliyordu.

Hemen ardından gelen Hrant Dink cinayeti bu umutları söndürdü mü, yoksa bu cinayetin ardından gelen o yürüyüş ve cenaze töreni artık gerçekten bu diyaloğun, en azından bir kesimde oluştuğunu mu gösteriyordu? Yoksa dönüp bunu takip eden rahip cinayetlerine mi bakmalıydık, ya da kanlı ve cinayetleri öven Youtube videolarına mı? Ya da o videoların altına açık açık faşist sözler yazanlara mı, yoksa "biz de üzüldük öldürülmesine tabii ama Hepimiz Ermeniyiz demeye gerek yoktu" ikiyüzlülüğüne mi daha meşru gibi görünen kimilerince.

Yılın daha en başlarında, Hrant Dink cinayetinden bir hafta önce sanki bunun bir provası yapılmış gibi İstanbul Üniversitesinde bir takım olaylar yaşanmıştı, üç kişiye tam da final dönemi olan o günlerde saldırıda bulunulmuştu. Şimdi tam da yılın sonu, ve aynı okul bir kez daha karmakarışık oldu. Hemen ardından öğrendik ki, Pakistan'da bir siyasi cinayet gerçekleşmiş ve ülkenin demokratikleşme hayalleri suya düşmüştü. Üstelik cinayetin altında yine büyük kötünün elleri görülüyordu. (Her ne kadar, Butto ABD'nin desteklediği biri gibi görülse de bu cinayetin yine kimin ekmeğine yağ süreceği de apaçıktı) Üstelik bu cinayet, tam da okulda çıkan olaylarda dağıtılması engellenmek istenen o bildirinin hangi maskeleri düşüreceğini düşününce, o maskelerin ardında gizlenenlerin neden bu bildiriyi dağıtmak isteyen öğrencilere saldırdığını çok güzel açıklıyor. (Bildiriye ve olaylara mutlaka göz atın!)

Sonuçta bu yıl ne iyi başladı ne de iyi bitti. Yılın ortasında umutlanmaya kalktık, ufak bir sevinç yaşadık Ufuk Uras meclise girdiğinde. Öte yandan, Bin Umut vekilleri de meclise girmişti ve bunun da bir şekilde diyalog ve barış için bir adım olduğunu, bir umut olduğunu düşünüyorduk. Ah! Bırakmadılar ki! Hemen ardından medyanın ve medyadan çabucak etkilenen toplumun baskısı, hemen ardından da PKK'nin saldırıları sonucu verilen şehitler, ortaya yepyeni bir tablo koydu. Biz barış gelecek sanarken, bir de savaş geldi. Uzun bir süre biteceğe de benzemiyor

Yeni yıldan hiç hazetmedim ben. Hep çok sevdiğim o noel süslerinin kaldırılmasıyla sonuçlanan bir olaydı nihayetinde. Hatta Ermenilere özenirim 6 gün daha noeli bekleyecekler diye. (Yok yahu, Hrıstiyan değilim, deistim) Sanki bu yılbaşı arifesinde gerçekten de, böylesi bir yılın bitmesine sevinmek gerekiyordur. Ne yazık ki, yeni gelecek yıl da fazla bir umut vermiyor. Kutlayacak ağız tadı da kalmadı sanki. Ustelik o kartpostallardaki kar görüntülerine inat parıldayan güneş, Türkiye'nin bu sene de Kyoto Protokolüne imza atmamasını, hatta ABD'nin Bali'de yine bir punduna getirip geleceğe dair pek fazla söz vermemesini, dolayısıyla gittikçe gerçeğe dönüşen Küresel Isınmayı hatırlatırken.

Taksim'deki kutlamaların yasaklanması da manidar, aslında 1 Mayıs'taki gibi, illaki Taksim'de kutlayacağım diye inat edecek insanlar bulunabilir, ortalık daha da karışabilir. Dünyada zencefil ve bira kokularıyla kutlanırken yeni yıl bizde buna da azıcık biber gazı kokusu karışabilir. Zaten herşeyi birazcık acıyla karışık sevmiyor muyuz? Gececiler alışık değildir, İÜ öğrencileri bilir, buradan söyleyelim, biber gazı yerseniz sudan uzak durun, daha kötü yapar, limon iyi gelir. Atkınızı unutmayın!

Gerçekten biraz alkolün yardımıyla, biraz da saçmasapan birkaç komedi filmi veya dostların arasında, eğlenmek zorunda olduğumuz bir günü eğlenerek geçirebiliriz. Yine de, sanırım bu yıl da yeni yıl yeni yıl yeni yıl herkeslere kutlu olmayacak. İlkokul kitaplarında kalmış yaşlı büyükbaba geçmiş yıl ve ufuktan doğan güneşler gibi bir bebek yeni yıl düşlemiyoruz. Şimdilerde her yanına kan bulaşmış, yorgun ve yaralı geçmiş yıllar ve berbat bir dünyaya doğan, çığlıklar atan ve ağlayan, daha doğduğu günden ölü, fakir çocukları gibi, savaş bölgesindeki çocuklar gibi, hor görülmeye mahkum, gelecekleri ilk günden kara azınlık çocukları gibi, dünyadaki bunca savaş ve sanayi yüznden bir kolu eksik, bir bacağı eksik doğanlar gibi bir bebek yeni yıl görüyoruz gelmekte olan. Bir de elbette bebeklerden katiller yaratan karanlık...

2007 için herkese geçmiş olsun.

20071220

Terk Etmemek!

Slogan yaygındır, herkesçe bilinir, "Ya Sev Ya Terket" diye, bazen bir amerikan bezine yazılıp tehditkarca asılmıştır iki bina arasına, bazen sprey boyayla duvarlara yazılmıştır gençlerce, bazen forum altlarında imzalarda, "facebook group"larında, bazen manidar mahkemelerde polis otosu üzerine yapıştırılmış stickerlarda kendini gösterir. Zihnimize işletilmiştir. Oysa gariptir, konu vatan olduğunda işleyen bu zorunlu sevgi (maslow'un unconditional love kavramı gibi), olay herhangi başka bir şeye geldiğinde, patolojik biçimde değişime uğrar, sevgisiz evlilikler, sevgisiz ittifaklar hatta sevgisiz yaşamlar vardır hayatta. Kendisini artık sevmeyen sevgilisini de öldürür kimi insanlar, ya da sevenleri birbirlerini terk etmeleri için zorlar töreler.

Bu koşulsuz vatan sevgisi, topraklarında varolandan rahatsız olup onu değiştirmek isteyenlere öfke kusmaya dönüşür. Sevgi, kusurlarıyla, bozuk, işlemeyen düzeniyle sevgidir, oysa daha iyiyi daha güzeli amaçlayanlar hainleştirilir.

Bu ülkede azınlık olduğunu ve artık burada kalmak istemediğini, ayrılmak istediğini söyleyince, Fazıl Say yazmak şart oldu! Ben Say'ın düşünce tarzını daha önce Radikal'de çıkan "Varoşlara Kültür Neden Gitmedi?" başlıklı yazısından beri pek akla yatkın bulmam. Cumhuriyet mitingi doğrultusunda bir düşünce tarzıdır. Varoşlara kültür götürmek için bir takım sponsorlardan vs. medet ummaktadır ve giden kültürün halkın oyları üzerinde etkili olacağından bahsetmektedir. Bugün, herşeye rağmen hem de sponsorlar olmadan oralara giden insanları, hatta oralara gidip de bir de konserleri yarıda kesilen insanları bilmez, üstelik o varoşlardaki insanların sponsor şirketlerin hiç de umrunda olmadığını düşünmez. Hele ki o sponsor şirketlerin, o oy oranlarının değişmesini hiç mi hiç istemeyeceğini aklına bile getirmez.

Konuşmasında, onlara ait olan Türkiye projesinin artık rafa kalktığını söylüyor. Bu Türkiye projesi, eğer Kemalist projenin çağdaş uygarlık seviyesindeki halkı ise zaten yıllar önce Köy Enstütüleri kapatıldığı zaman o cephe düşmüştü. O tarihtin itibaren gelen iktidarlar, okullardan başlayarak tüm yaşama dağılan bir cahillik ve korkaklığı, rejimin güvencesi olarak benimsedi. Daha ilerleyen dönemlerde, öldürülen gazeteciler, yakılan kitaplar, sonra o kitapların diri diri yakılan yazarları izledi bu anlayışı. Kitabevleri bombalandı daha yeni!

Ülke gördüğü her darbeyle birlikte, sanatçılarına, düşünenlerine karşı savaştı. Onları işkenceler, hainlikle suçlanmalar, hapishaneler, gurbetler karşıladı. Nazım Hikmet'i, gurbete gönderen, Yılmaz Güney'i hapislere atan, zihniyetle bugün Orhan Pamuk'un kendi ülkesine girmekten korkacak hale getirenler, Elif Şafak'ı, Hrant Dink'i yargılayanlar aynı zihniyetteydi.

Yine de bir takım insanlar vazgeçmediler. Onlar, bugün hala gazetelerde, dergilerde, meydanlarda mücadele verenler, yazılarıyla, filmleriyle, oyunlarıyla romanlarıyla, tablolarıyla ve sanatın insana ulaştığı her platformda korkusuzca gerçeği dile getirenler, okullarında bildiri dağıtanlar, afiş asanlar, Okmeydanı'nda Yürüyüş dergisi satarken vurulan genç, her ortamda doğru bildiği söylemekten korkmayanlar, bugün ırkçılığın, ayrımcılığın, düzenin, boyun eğmenin, nefretin, savaşın dilinin hakim olduğu dünyada eşitlik, özgürlük, barış, insan hakları diyebilenler. Telekom'da, Novamed'de, Yörsan'da, Dimes'te grev yapan işçiler, YÖK'e rağmen üniversiteleri hala bilim yapılan yerler olarak gören profesörler, doçentler...ve daha niceleri.

Üstelik, sadece bir türban araştırması ve seçim sonuçları üzerinden "onlar %70, biz %30 kaldık. Bu ülkede azınlığız" diyorsanız, aşağıdaki tabloyu gözardı ediyorsunuz. Aşağıda en yoksul %20den en zengin %20ye 5e bölünmüş toplumun 2003 ve 2004 yıllarında ulusal gelirden aldıkları pay gözüküyor.

Gelir Dağılımı Tablosu DİE

Kimin azınlık, kimin çoğunluk olduğu apaçık ortadır. Hiçbir ekonomik açılım getiremeyen ortasınıf sosyal demokrat partilerinin, neoliberal AKP'ye karşı takındığı, yalnızca hayat tarzına dönük politikaların, aslında gerçekten bu ülkenin problemlerine nasıl da cevap olamayacağını bu tablo göstermektedir. Ülkenin en yüksek gelirli %20'si toplam gelirin yaklaşık yarısını alırken en yoksul kesim %6yla yetinmektedir ki Dünya Bankası araştırmasına göre Türkiye'nin &25'i yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır.

Sonuçta, eğer biz bu ülkenin halkına karşı sorumluluk duyuyorsak, artık sıkıldım gidiyorum deme hakkımız yoktur. Kalmak, burada kalmasına izin verilmemişlerin hatrına da olsa kalmak ve mücadele vermek zorundayız. Elbette gelirin %46'sına sahip o kesim bizi parça parça etmek isteyecek, o türbanlı o laik çatışın, o kürt o türk çatışın, o fenerli o cimbomlu çatışın diyecek. Bizimse vereceğimiz en güzel yanıt, birarada yaşamak ve birarada mücadele etmek olacak! Kaçıp gitmek değil. Oyunlara gelip kendi aramızda çatışmak değil. Bölünmüşken bizi yönetirler, biraradayken güçlüyüz!

Dayanışma ile...

20071213

Tüm depresiflere açık çağrıdır!

Herşey kabul, yeter ki istikrar olmasın! Tamam, bugüne kadar blogumda, A"Ka"P yanlısı bir gazeteyi "çöl ortası vahası" ilan edecek kadar duygusallaşmış, herhangi birini bir sosyalist partiden ihraç ettirecek kadar "anti-kapitalist" yazılar yazmış olabilirim. Hatta, daha ileri gidip, msn kişisel mesajıma "Artık ben de istikrar istiyorum" yazmış bile olabilirim. Bu hareketlerimi menşevikliğime verin ve yok sayın, zaten deli gibi, mecnun gibi ortalarda dolanan biriyim epi topu!
İstikrar istediğim falan yok!
En fazla nereye savrulduğu belli olmayan bir yaşamda, rutine tutunarak hayatta kalıyorum!
Gerçekten rutin işlerin insanı her durumda hayatta tutmak için sahip oldukları gücün bu kadar yüksek olduğunu fark etmemiştim. Haftanın aynı günleri, aynı saatlerde derslere, provalara, parti programlarına gitmek zorunda olmak, bunalıma girmeye aday insanların önünde en önemli engellerden biri. Böyle bir amacınız varsa önce bu rutinlerden sıyrılın, mesela işi bırakın (işi bırakınca bir kenarda birikmiş paranız varsa yemeyin, ileride psikiyatr ve ilaçlar için gerekli olacak), katılmakta olduğunuz düzenli sosyal aktiviteler varsa direk iptal edin. Bir süre sonra, bu sosyal aktivitilere gitmemek için arkadaşlarınızı kırmaya başlayacaksınız, bu iyi, çünkü yalnızlık insanı daha da bunaltıya sokar. Üstelik, kimseye bir şey de anlatamıyor olduğunuzdan (çünkü "kimse sizi anlamıyor") pek öyle etrafınızda insanlar olsun istemeyeceksiniz. Hatta onların konuştukları, sıradan, günlük hayata dair konular canınızı daha da sıkacak, ortamlardan kaçmak için can atıyor olacaksınız.
Dolayısıyla, bunalıma girmek isteyenleri, ekonomi sayfalarından yükselen "istikrar" söylemine karşı sivil itaatsizleğe çağırıyorum. Ey depresifler, hepiniz hayatta bir amacımız yok diye isyanlarda değil misiniz? Alın size amaç. AKP hükümetinin kurduğu istikrar, düzenli bir hayat yaşamamıza sebep olarak bunalıma toptan girmemize engel oluyor. Buna karşı toplu mücadele verelim ve istikrarı bozalım.
Olmaz mı?

20071124

Birarada yaşamı hazmedemeyen burjuva basını!

Yıllardır "Türkiye Türklerindir" alt başlığıyla çıkan ve kitle kültürünün yoz medyasının en temel taşlarından biri olan Hürriyet'in takındığı tutum çok da şaşırtıcı değil. Pek çok sözün söylendiği ve Türkiye'ye bir çıkış bir çözüm önerisi getirilmesi için beyin fırtınalarının yapıldığı ve somut sonuçlara ulaşıldığı Barış Meclisi toplantılarına, orada konuşulan tezkere, kürt sorununa barışçıl çözüm, DTP'nin neden kapatılmaması gerektiği gibi konular ilgisini çekmeyeceğinden ancak bu toplantıları lümpen burjuva tarzıyla küçümseyebileceği bir yol bulduğu zaman manşete taşır.

Çok şaşırtıcı değil, çünkü burjuva medyası için ve lümpen kültür için ayrımcılığın sınırı yoktur. Onlar için farklı olan hiçbir şey kabul edilemez, herkes aynı olmalıdır. Tıpkı zamanında Kürtçe yemin eden SHP'li milletvekillerinin meclisten yaka paça dışarı atılması gibi, tıpkı Merve Kavakçı'nın yalnızca türban taktığı için sistemin partilerince meclisten atılması gibi, tıpkı bugün DTP'nin meclisteki varlığına tahammül edemiyor olmaları gibi onlar bir eşcinsel belediye başkanına da tahammül edemezler, eğer o eşcinselse, toplumun genelinden farklıysa en büyük yanlışı yapmıştır. Oysa ideal bir belediye başkanı ihalelerde yolsuzluk yapabilir, kadrolaşmada yolsuzluğa gidebilir vs. yeter ki çaldığı bunca parayı karşıcinsten biriyle (tercihen de kadın) yiyor olsun!

Elbette, sağduyu sahibi bir insan için bir belediye başkanı adayı eşcinsel olduğu veya karşıcinsel olduğu için değil, sunduğu program, bağlı olduğu siyasal görüş, vaatleri, vizyonuyla değerlendirilir. Özel hayatsa, onun mesleğinin dışındadır. Bu bizi hiç alakadar etmeyen bir şey olmalıdır. Taa ki, birileri, onun özel hayatı üzerinden bir karalama kampanyasına başlayana kadar. Eğer ki, Hürriyet gibi gazeteler, gelecekte olası bir başkan adayını ya da herhangi meslekten birini, cinsel kimliği sebebiyle, ya da ne sebeple olursa olsun, aşağılamaya kalkarsa, bilmelidirler ki karşılarında bulacakları insanlar vardır!

Şunu çok iyi anlamak gerekiyor çünkü: bunun eşcinsel olmakla, kürt olmakla, hristiyan olmakla, türbanlı olmakla vs. çok da fazla bir bağlantısı yok. Bu ayrımcılık, kapitalizmin uyguladığı, tek tipleştirme ve tek tip insan modellerinden oluşan toplum arzusunun bir ürünüdür. Daha önce de bahsettiğim, kapitalizmde neoliberal muhafazakarlaşma eğilimi, farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışır, daha doğrusu kolayca sınıflanabilecek farklılıklara izin verir. Örneğin, neoliberal muhafazakarlar için eşcinsel biri yazar, şair, balerin olabilir (artık buna tahammül gösterirler, "benden uzak olsun" refleksidir bu) ama belediye başkanı olduğunda bu rahatsızlık vericidir. Tıpkı türbanlı kadınlar, muhafazakar kocaları tarafından eve kapatıldıkları zamanlarda ses çıkarmayanların bu kadınlar üniversite kapılarına ve meclis sıralarına dayandıklarında bas bas bağırmaları gibi, hatta Çankaya'ya çıktıklarında meydanları doldurmaları gibi. Tıpkı düşmanlık duygularını besleyen Ermeni Diasporasıyla kavgalarında mutlu mesut yaşarken ortaya çıkan ve birarada yaşamdan, toleranstan, halkların kardeşliğinden bahseden Hrant Dink'e tahammül edemeyip öldürtmeleri gibi!

Benditt'in "AB’ye girerseniz gay belediye başkanına hazır olun" sözüne Uras'ın cevabı doğru. "Sol destekler". Keşke şunu da deseydi, "AB'ye girmek veya girmemek bir yana, özgürlükçü sol iktidarında yaşamın her alanında kendisini özgürce ifade edebilecek ve karşıcinsel birisinden hiçbir farkı olmadan ilişkilerini ve evliliklerini yaşayabilecekler."

Çünkü, tahammülsüz orta sınıf ayrımcılıkta sınır tanımıyorsa, hiç merak edilmesin, biz de birarada yaşamı savunurken hiçbir sınırı tanımayacağız, her platformda hem de Sakık'ın dediği gibi "ölümüne" destekleyeceğiz. Anlaşılan tarihin bize yüklediği misyon da bu!

Dayanışma ile...

20071113

Umut insanoğlunun bütün acılarının merhemidir

Gazete almıyorum. Bir süredir vapurda, otobüste, gazetecilerin önünden geçerken, kantinde otururken insanların okudukları gazetelere yanlışlıkla veya bilinçli olarak gözüm kayarsa eğer, hep aynı şeyi görüyorum: Savaş çığırtkanlığı, çoğunluk olmanın, şiddetin dilini konuşuyor olmanın verdiği kendine güvenle büyük büyük puntolarda büyük büyük laflar, hain ilan edenler, milliyetçilik (her iki çoğunlukta da, hem Türkler için hem Kürtler), yetmiyormuş gibi bir de uçak, radar vs. tanıtımları! Ne bu savaş çığırtkanlarını okuyasım var, ne de aynı şirketten çıkan Radikal'i (Tabii bu Perihan Mağden'in yazılarını intertten takip etmek demek, eh, o 1 bağımlılık!). Birgün'ün bu noktada bir suçu günahı yok ama onu da almıyorum. Akşamüstü Mephisto'da siyasi yayınların olduğu standın dibinde, her zamanki yerinde Agos'u (Ակօս) görünce, alıp okumak isteği doldu içimde. Tam da Arat Dink'in ülkeyi terk ettiğiyle ilgili asparagasların bizi üzdüğü haftanın üstüne, kendisiyle bir röpörtaj da yayınlayacaklardı. Açıkçası, Agos okuyunca oturasım, ağlayasım geldi!! Bütün medya, savaş haberlerini verirken, kaçırılan askerleri ve vurulan insanları anlatırken, kandan, ölümden, daha da fenası intikamdan bahsederken bu gazetenin manşetinde, Karagözyan İlköğretim Okulu'na vakıf tarafından taktırılmış olan akıllı tahtalardan bahsediliyordu. Aris Nalcı'nın "Daha İyisini Yapabiliriz" yazısı da akıllı tahtayı anlatıyor ve cemaat okullarında eğitimde nasıl da yepyeni bir döneme girildiğini, bundan sonra çocuklarına artık eğitimlerini daha geniş imkanlarla alabileceklerini, ama ermenice materyal az olduğundan hala çalışılması gerektiğinden bahsediyordu.

Yanda da bir fotoğraf vardı, Karagözyan İlköğretim Okulu'ndan, tahtada bir çocuk okumayı beceremediğim Ermeni alfabesinde (38 harf var ve ben sanırım bunların ancak 10 tanesini falan tanıyorum henüz, tabii bunların büyük harf ve küçük harf formları da var) birşeyler yazıyor. Ne kadar mutluluk verici! Üstelik vakıf YK başkanı Dikran Gülmezgil'in "Her zaman daha iyisini yapabiliriz" konuşması basit bir vakıf tanıtımı havası değil, gelecek için, bugün için umut taşıyan bir konuşma. İşte, bu topraklarda çok uzun zamandır haksızlıklara uğrayan (trajik sonuçlarıyla 1915 tehciri, 6-7 Eylül olayları, Hrant Dink cinayeti, el koyulan vakıf arazileri bir yana günlük hayatta ayrımcılık) ve gittikçe de küçülen bir etnik grup, yalnızca 40-75 bin kişiden oluştuğu halde birilerini korkutan, öfkelendiren, hatta kimilerince ülkenin temel düşmanlarından biri olarak görülen (bkz. Okan Üniversitesinin rektörü Bekir Okan)bu etnik unsur, bu vatandaşlarımız kültürlerini yaşatmaya çalışıyorlardı sadece! Üstelik bu o kadar kritikti ki, diğer tüm konular bir yana olmalıydı. Eğitim en önemliydi ve Agos gazetesi bunun bilincindeydi. Beni mutlu eden yazılar bu kadarla bitmedi, 8. sayfada, başka bir mutluluk edici yazı, atılan birarada yaşam kültürü tohumlarının hafif hafif toplumun tüm kesimlerinde yeşermeye başladığını gösterir nitelikteydi. "Tescilli Ayıba ötekinden reddiye" isimli ve "Bir Grup Başörtülü" olarak imzalanmış, 'öteki' olarak doğmadığı ama sistemce tercihleri sebebiyle ötekileştirilen türbanlı kadınların, mahkeme kararıyla ifade özgürlükleri gasp edilmiş ve büyük bir hukuksuzlukla hem cezalandırılıp hem de hedef gösterilmiş Ermeni yazarların yanında olduklarını ve onların ifade özgürlüklerini sonuna kadar savunacaklarını anlatan bir yazı vardı ki, ülkenin dört bir yanında ayrımcılık naaraları atılırken çölde bir vaha gibiydi. Buraya yazının tamamını almak isterdim, buna iznim var mı bilemiyorum. Son kısmını yine de buraya alacağım, halkların kardeşliği adına bunun problem yaratmayacağına inanıyorum: "Biz kararımızı verdik: Tescilli ayıbı reddediyoruz. Bu ayıbı vicdanlarımızın önünde mahkum ediyor ve hukuk kılığına bürünmüş safsata örtüsüyle beraber tarihin çöplüğüne yolluyoruz. Ne yargının belirlediği vatandaşlık halleri umrumuzda ne de rejimin dayandığı ayrımcı ideolojik çerçeve. Konuşma özgürlüğünüzün sonuna kadar yanındayız vesselam" Bir Grup 'Başörtülü' Hrant Dink'in ölümünün üzerinden henüz bir sene geçmedi. Agos ise, kurucularının mirasını bir adım öteye taşıyacak güce sahip ve onun yolundan şaşmadan etnik kimliğinin bilincinde ve milliyetçilikten uzak yayın hayatını sürdürüyor.

Milliyetçilik üzerinden siyaset yapan boyalı basın ürünlerinin zararlarından kaçınmak ve bu çölde kendinize sığınacak kardeşçe bir vaha arıyorsanız, Agos okunası bir gazete! Düşünce ve ifade özgürlüğüne yapılan saldırılar ve apaçık adaletsizlik hukuku uygulamalarıyla azınlığı koruması gereken yasaların çoğunluğu korumak üzere tersten işlemesiyle sürekli baskı altına alınan bu yayını, sağduyu sahibi, yürek ve akıl sahibi insanlar olarak, Türkiyeliler olarak ayakta tutmalıyız!

Yazıyı, gazetenin son sayfasına konmuş olan alıntıyla bitireceğim: "Umut insanoğlunun bütün acılarının merhemidir" Rétif De La BRETONNE

Dayanışma ile...

20071016

102 Numara!

İnsanların çocukken kahramanları vardır, süperman gibi değil de, daha çok tanıdığı insanlar. Onları örnek alır, takip edersin, hayatının tamamında etkili olurlar ortadan kaybolsalar da. Benim vardı böyle bir kahramanım, tabii o zamanlar çocuklukla gelişmişlik arasındaydım ve benim için enterasan bir dönemdi. Yine de dönüp baktığımda yaptığım şeyler doğruydu o zamanlar.
O zaman ben ümit vaad eden bir yazardım, ya da böyle olduğuma inanıyordum. Bütün ilgim fantastik edebiyataydı, sürekli birşeyler yazar çizerdim, hatta bir roman projem bile vardı, hala üzülürüm, o projem kayboldu bir Windows virüsü sebebiyle. Epey de yazmıştım oysa, 65 sayfa falan, 14 yaşında bir genç için iyi bir rakam, ama çocukluk işte, çıktısını almamıştım! Bir internet sitem vardı, oraya bir sürü yazı yüklerdim, hatta benim için yazan 3 yazar daha olmuştu site ilerledikçe. Birlikte fantezi edebiyat, rock müzik, filmler, oyunlar üzerine aylık bir dergi yapardık. Yaratık'tı ismi, bu dünyada tam da kendimi hissettiğim gibi, Yaratık.
İşte böyle bir çocuğun kahramanı kim olabilir. Bir yazardı elbette benim kahramanım da. İnternetten tanıştığım bir yazar. Bu yazar ki internet sitesine oturup, bir gün ideal bir şehir veya kasaba kuracağı ve bu kasabada yalnızca bir öykü grubunun üyelerinin gireceği, ama şimdilik üye kabul edilmediğini yazmıştı. Harbiden, ne öyküleri vardı ama! Üstelik yazdıklarımıza gülüp geçmiyor, benim gibi şeyler yazanları yanına topluyordu. Biz kulübün üye adaylarıydık. Ben 102 numaralı aday. Birlikte güzel şeyler yapacaktık.
Yapıldı da! Yalan değil, yayın evi kuruldu, 8 adet kitap basıldı, aylarca aylık dergi çıkarttık birlikte, emek verildi ve bu herkes için güzel, geliştirici bir zaman oldu, forumlarda tartışırdık pek çok şeyi, sonra öykü yarışmaları sayesinde yazılan öyküler jüri tarafından eleştirilirdi. Mesela yazıdğım Post-modernist hiciv öyküsü bir eleştirmence yerden yere vurulunca çok gülmüştüm, amaçladığım da buydu çünkü tam da!
Neyse, sonra hayatıma giren herkesi, müthiş asosyalliğim sayesinde bir şekilde çıkarttığıma göre, sıra demek ki bu kulübe de gelmişti ki hayatımdan çıkıverdi bu kahraman. Ama sonra ünlü bir yazar oldu, TV'lerde boy gösterdi, orası ayrı tabii. Bu sıralarda ne zaman görsem onun yeni çıkan kitaplarını içimde bir heyecan oluyordu. Öte yandan kitapların içeriğini gördükçe de, siyasi açıdan ters yönlere düştüğümüzü de hissediyordum ama ben çoğulcu bakan ve siyasi konularda kendi fikirlerimi sonuna kadar savunacak olsam da, karşımdakine her yönde değer veren birisi olduğumdan (ya da öyle olduğuma inandığımdan) bunu bir problem olarak görmüyordum.
Taa ki, modernizm benim gibi insanlar için Facebook'u ortaya çıkartana kadar.
Facebook ilkokul arkadaşlarınızı bulun diyorsa da, ben pek çoğunun soyadlarını hatırlamıyorum. Lise'den beri görüşmediğim pek çok kişi listemde ama. Neyse konu bu değil, ben de acaba bu kahraman yazarımı bulabilir miyim diye Facebook'a baktım, evet, evet, oradaydı. Arkadaş listeme ekledim. Tam da uzun zaman süren yazar bloğumu aşıp gerçekten birşeyler yazmayı başardığım bir zamanda, en son bir imza gününde görüştüğümüzden 3 yıl sonra bulmuştum işte yazarımı.
Ne yazık ki, Facebook'ta bir foruma yaptığım siyasi yorum onu rahatsız etmişti. Hiç beklemediğim bir anda arkadaşlıktan siliniverdim, bir tavsiye mesajı ile birlikte, yanlış yolda olduğumu söyleyen...
Değildim hem de!

20071006

Geleneksel değil Anti-kapitalizm temelli "Yeni Sol"

Bu yazıyı aslında Barışarock'ı "genel anlamda liberal/reformist propagandanın gençlik kesimine taşınması, ama asıl olarak da -eğlentisel niteliğinden kaynaklı- liberal kültürün gençliğe yaşatılması" olarak nitelendiren ama aslında Barışarock üzerinden savaş karşıtı ve çevreci hareketi küçük burjuva hareketler olarak küçümseyen bir yazıya eleştiri olarak yazıyor olsam da, bunun genel olarak gelenekçi sol yaklaşımlara bir eleştiri olarak algılanması da yerinde olabilir.

Industrial Workers of the World (IWW) tarafından 1911 yılında bastırılan postere bakarsanız (üstte) sınıf çatışmasının sebebini ve meşruluğunun nasıl sağlandığını açıkça görebilirsiniz. Bu anlaşılması için Marksist literatüre hakim olmaya gerek yoktu. Ezilen bir emekçi sınıf ve onu ezerken utanup sıkılmayan bir kapitalizm görünür posterde, kendisini ezenlerin tüm yükü emekçi sınıfı üzerindedir, eğer onlar çekilirse tüm sistem yıkılacak ve hepsi en dipte eşitlenecektir.

Günümüzde, kapitalizm kendisine yeni bir dil geliştirdi ve artık günümüzde bu durum temelde değil ama görüntüde değişikliğe uğradı. Muhafazakar-liberal politikal (neo-con/neo-liberal) ekonomide "serbest" piyasa ekonomisini desteklerken toplumda muhafazakarlığı destekliyor. Aslında kapitalizmin "ahlaksızlıktan" muhafazakarlığa geçiş yapmasında açıkça sistemin oturmuş olmasının etkisi var. Artık değişim istenen ve arzulanan birşey değil, çünkü sistemin rayları oturmuş durumda ve güzel biçimde işliyor, bundan sonraki her toplumsal değişim ona zarar verebilir. Yine yeni geliştirilen kapitalist dil; savaşları operasyona, hatta demokrasi mücadelesine, ölen insanları olağan sivil kayıplara dönüştürebiliyor.
Kendisini sözde "kültürlerin savaşı" ile tanımlayan "terörle mücadele" eden ve kimsenin seçmediği G8 ile yönetilen bir dünya söz konusu. Artık yalnızca emeğin sömürülmesinden bahsetmek, yüzeysel ve indirgeyici bir tutum olur. Artık günümüzde, insan yalnızca emeğiyle değil, bütünüyle, duyguları, düşünceleri, arzuları, bedeniyle sömürülmekte. İnsana dair herşey büyük şirketlerin hedefi haline gelmiş durumda. İnsan bedeni, hem cinsel olarak hem de organ olarak paraya çevrilebilmekte. Sadece cinsellik üzerinden insanları kandırmaya çalışan reklamlar, tv programları, müzikler vs. değil bahsettiğim, milyarlarca dolarlık porno endüstrisi dahi bir yerde masum sayılabilir ama insan bedeni tacirlerinin her sene eski doğu bloku ülkerinden Türkiye dahil pek çok ülkeye, özellikle de batı avrupa'ya göç ettirip sattığı kadınlar, zorla çalıştırılan ufak çocuklar da bu sömürüye dahil (yılda beşyüzbin insandan söz ediliyor), para için organlarını satmaya ikna edilen insanlar da.
Duyguların sömürüsü sınıf tanımıyor, reklamlar, topluma yerleştirilen modernist adetler, insanlara kendilerini ifade etmek için, kendileri olmak için üretmek yerine tüketmeye, satın almaya, para harcamaya yöneltiyorlar. Bugün üst-emekçi veya orta sınıfa mensup ailelerin gençlerinin içine düştükleri boşluktan ve hayatlarını bir türlü yönlendiremediklerinden bahsediliyor. Ufak çocuklara renkli oyuncaklar satılıyor, ebeveynleri reddedemeyecek duruma sokmak için milyonlarca dolarlık reklam kampanyaları düzenleniyor, elbette, bu oyuncaklar Çin'de kendi yaşıtları tarafından üretiliyor, yani hem işçisini hem de tüketeni sömürüyor sistem. Saat reklamı, yalnızca falanca marka saatin bizim kim olduğumuzu anlatabileceğini söylerken, telefon şebekesi reklamı bize kendimiz olabileceğimiz ütopyalar sunuyor, tabii ki bu vaatler asla yerine getirilmiyor ve tatminsizlik hayatın odağı oluyor.
Sadece insanlar değil sömürülen, bugün hayvanların kitlesel olarak soylarının tükenmesi binlerce yıldır olmadığı kadar hızlanmış durumda. Tüketim kültürü üretimin sürekli artması ile, bu da doğal kaynakların geri dönülmez biçimde tüketilmesine sebep oluyor. Tavuk fabrikalarında gün ışığı görmeden ürün haline getirilen, sürekli beslenen hayvanlar, tertemiz paketler halinde evimize geliyor, üzerinde "et" yazan bir etiketle, canlı olması hiçbir zaman önemli olmamış yapay bir madde gibi. Sera gazı salınımını kısıtlayan KYOTO anlaşmasının yetersizliği konuşulurken ABD, Türkiye ve Avustralya henüz bu anlaşmayı dahi imzalamayı reddediyor. Üstelik ABD, küresel ısınmanın doğal bir sonuç olduğuna, endüstrileşmeyle ilgisi olmadığını kanıtlayabilecek sözde-bilimsel araştırmalara fon ayırarak bu yalanu bilimsel olarak bize sunmaya hazırlanıyor, Irak'taki nükleer silahların varlığını kanıtladığı gibi.
Artık savaşa hayır derken, önce bunun bir savaş olduğunu, yalnızca bir "müdahale" veya "operasyon" olmadığını kanıtlamanız, ardından da insanlara terörizme destek vermediğinizi anlatmak zorundasınız. Barışın savaşla gelebileceğine ikna edilmiş insanlar, şu kadar asker şehit ele geçirildi şu kadar terörist öldürüldü veya ölü ele geçirildi cümlelerinde barışın geleceğiyle ilgili bir umut görebiliyorlar. Bugün aynı senaryolar oynanıp aynı yalanlar söylenerek İran'a operasyon düzenlenmesi söz konusu. Nükleer silahlar konusunda dünyanın ilk atom bombasını kullanmış ve en büyük toplu katliamlardan birine (ikisine aslında) sebep olmuş bir ülkenin pek söz söylemeye hakkı olmasa gerek. (Bugün incirlik üssünde ABD'ye ait ve kullanımı yalnızca ABD askerleri tarafından yapılabilecek 90 adet nükleer silahın bulunduğunu ve hükümetlerin bu konuda gizli anlaşmaları sürdürmekte olduğu not olarak buraya uygun düşer)
Tüm çerçeve böyle iken, savaş karşıtı hareket, çevreci hareket, hayvansever hareket, ırkçılık karşıtları, eşcinsel hareketi, feministler, yeşiller, anarşistler gibi hareketler bir noktada birleşmelidir: kapitalizm karşıtlığı ve sol da bu yükselen harekete karşı kayıtsız kalmamalıdır. Fakat kendisini sınıfsal/devrimci ideolojiye indirgemiş, yıkılan proleter diktetarya doğu bloğuna rağmen kendisini yenilememekte inat eden geleneksel sol düşünce bu hareketleri liberal/reformist küçük burjuva ideolojileri olarak görüp dudak bükmeye devam etmektedir.
Ne yazık ki, sürekli apolitik olmakla tenkit edilen gençlik de milliyetçi/ırkçı politik kanat çevresine çekilmekte hergün. Öyle ki kendisine sol adını veren üç akımdan biri kendisini "ulusalcı" olarak tanımlamaktadır ve sol değerlerden tamamıyla kopmuş tamamen devletçi muhafazakar bir politikayı kendisine temel kabul etmiştir ve korku politikalarıyla (malezya olacağız, iran olacağız, bölüneceğiz vs.) taraftar toplamaktadır. Öte yandan bunun daha korkuncu olan "Plan yapmayın plan" milliyetçiliği, Kurtlar Vadisi çerçevesinde ideolojileşmiş, Ağca'yı kahraman kabul eden, katli, ırkçılığı kutsayan bir ideoloji, din ve ırk üzerinden politika yapıyor ve kendisini "ülkücü" olarak tanımlıyor.
Tüm bunlara karşı çıkan bir grup insanı Barışarock'taki insanları yozlaşmış, liberalleşmiş diye tanımlamaya kimsenin hakkı yoktur!
Bugün, kapitalizmin zararlı etkileri, Özgürlükçü Sol anlayış ile ortaran kaldırılmalı, savaş karşıtı ve çevreci hareketle anti-kapitalizm ekseninde birleşerek mücadele verilmelidir. Stalinist yaklaşımla "ya proletersin ya burjuvasın" anlayışı eskisin artık, "ya sev ya terket" tadı veriyor!
İyi haftasonları...

20070929

A, Yoksa siz hala Malezyalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

Seviyorum işte, bu ülkede, ya da medya da hiçbir şeyi sevmiyor olsaydım mesela, o derece soğusaydım ülkeden falan, yine de şu siyasi polemikleri takip ederdim. Birileri birşeyler icat ettikçe bu kavramlar üzerinden o günkü yazısını çıkartmaya bayılan köşe yazarları çok güzel. Hani bazen kavramlar öyle arada kaynıyor da insan üzülüyor, nasıl kaçırdınız bu kavramı diye mail atası geliyor. Gerçi kim köşe yazarlarına mail atacak kadar bol vakite sahip bilmiyorum, çünkü tüm vaktimi facebook alıyor.
.
Yaz boyunca, "sözde değil özde", "ezber bozmak", "hepimiz ***yız" ve aklıma gelmeyen, toplumsal hafızasızlığıma kurban gitmiş pek çok ifade yeni gelen iki kavramla geride bırakıldı. Bunlar "Malezyalılaşmak" ve "Mahalle baskısı"
.
Mahalle baskısı hissedilir efendim, hissedilir, ama sadece laikçe bişi de değildir. Tabii bu kavrama da ülkedeki ilk faşist komediyen bozması şarkıcının biriymişçesine tepki vermek gibi. Youtube da videoların altında intikam ve cinayet yeminleri "comment" ediliyor mesela, üstelik aralarındaki en liberal yorum da "Yapmayın arkadaşlar, biz bu ülkede hepimiz kardeşiz, Ermeniler bizim düşmanımız değil. Asıl düşmanımız Rumlardır." şeklinde. Durum böyle olunca mesela sadece mahalle baskısında dinciden değil faşistin baskısından da korkmak lazım. Zira biz de öyle yaptık, bazı yerde seçim çalışması yürütmedik. Yıllardır da vardır bu. 70lerde mahalle mahalle ayrılmamış mı ülke bu sağcı, bu marksist, bu maocu diye? Tıpkı günümüzde üniversitelerin, fakültelerin, öğrenci yurtlarının ayrıldığı gibi.
.
Yeni kavram bulduk diye bu denli yaygaranın anlamı nedir ki?
.
Mesela mahalle baskısının kapsamı nedir? Bağdat caddesine çıktığında hisseder misin? Eh, haliyle o halde sermaye baskısı da olabilir pekala.
.
Hem diyelim, uzun saçlı kızımız güzel giysileriyle yürürken baskı hissediyor. Doğru aynen böyle oluyor, hatta mufazakar semtlerde gece oldumu kızlarımız sokağa dahi çıkamaz yanında erkeksiz, yoksa peşine başka bir erkek peydahlanır. İşte bundan ibarettir muhafazakarlık, erkek egemen toplumun çirkin mütecavüz yüzü, kendi krallığında kadına ve kadına ait olabilecek herhangi bir şeye ve tüm kadınsılıklara nefretle bakan "erk".
.
Öte yandan, türbanlı kızımız okuluna giremez, başı açtırılır zorla kapıdaki faşizm aksesuarı güvenlik güçlerince. Buna ne demek gerekir? Bu da polis baskısıdır. Elinde copuyla, YÖK'ün de prof'uyla erk yine hükmeder özgürlüğe.
.
Mesela sekülerist çok çok sevilesi, yüce eski cumhurbaşkanımız hangi baskıdan dolayı orhan pamuk'un nobelini bile kutlamamaya özen gösterirken, pek 1 şeriatçı neo-liberalist başkanımız adını anmadan "bazı yazarlarımız nobel bile aldı" deyince, eh düşünmek lazım tabii, ezbere olmazzzz.
.
Eskiden Çekoslovakyalılaştıramadıklarımız vardı mesela şimdi ise Malezyalılaşıyoruz.
Çekoslovakyalılaşmak sanırım o dönemde hala bölünmemiş olan bu iki ülkenin sosyalist yönetimi ile ilgili olabilirdi, ne de olsa o dönemin "Bu kış komünizm gelecek." paranoyası günümüzde "Bu kış şeriat geliyor" histerisi ile yer değiştirdi. Eh durum böyle olunca küresel ısınma sebebiyle artık kışların gelmediği ve şeriat isteyen pek de kimse kalmadığını zira mallarının 6da 1ini verecek olsalar zekat kanununa göre, şirketlerinin karından olacaklarını fark etmiş pek çok yeşil burjuva kendilerini muhafazakar liberal olarak tanımladı. Gel de amerikalıya anlat muhafazakarliberali. Adeta Clinton ve Bush'un birleşimi, cat-dog var ya nickledeon'da, onun gibi 1 şey.
.
Artık Türkleri Çekoslovakyalılaştırmakdan bahsetmek de tehlikeli hale geldi, ne de olsa çekoslovakya bölündü, bu bizim en kötü kabusumuz, bölücü olursunuz, demeyin Çekoslovakyalılaşmak diye! Sonra size de sorarlar "PKK'yı terör örgütü olarak tanımlıyor musunuz" diye, kimse de anlamaz başka ne dediğinizi.
.
Üstelik, Türkiyelileşmekten bahsettiği için yargılanacak Baskın Oran varken. Üst kimlik olarak neyi tercih ediyoruz: Malezyalılık, alt kimlik sömürge. Evet, işte budur. Sömürge.
Senegalleşiyoruzdur. Bence. Son olarak, selam olsun, Birmanya'da özgürlük mücadelesi verenlere.

20070811

Artık kimse yalnız hissetmesin!

Hrant Dink "Yalnız hissediyorum" demişti. Onun böyle yalnız kalmasında bizim de suçumuz günahımız vardı elbet, ama bilememiştik, inanamamıştık gerçekten bu ülkede hala insanlar sokakta düşünceleri için, inançları için vs. bir yana Ermeni oldukları için öldürülebiliyordu işte. Oysa ne körlük, ne aptallık, geçmişe bakmak yeterliydi sadece, yeterliydi bu ülkede ne kar çiçeklerinin solduğunu, ne fikirlerin ezilip öldürüldüğünü görmek için.
.
Solun oylarını alan partiler onun gerçek katili 301'in savunuculuğunu yapma pişkinliğiyle kendilerine oy veren insanları aldatırken, solun ne sesi ne soluğu kalmıştı. Meydanlarda bağırmak, slogan atmak bir çözüm olmaz kimse sizi duymuyorsa, duvarlardaki afişler veya bildiriler ise halkımızın okuma alışkanlıkları göz önüne alındığında o kadar da ses getirmiyor olmalıydı.
.
Böyle bir ortamda atıldı Ortak Aday kampanyasının temelleri, erken seçim gündemi, cumhurbaşkanlığı seçimi doğrultusunda oluşturulan yapay korku ortamı ("Bu kış şeriat geliyor"), hepsi hemen hemen aynı şeyleri söyleyen "merkez" partileri. Üstelik CHP'de İlhan Kesici'yi aday yaparak soldan ne kadar uzaklaştığını duyurmaya çalışıyordu, milliyetçilik ve sermayecilik adeta meşrulaştırılmış, ulusalcılık adıyla solun bir parçasıymışçasına bunlardan söz ediliyordu. Gerçekten bir sol alternatif lazımdı, yoksa biz yeniden partilere oy vereceğiz ve bu oylar 12 Eylül rejiminin bize armağanlarından biri olan %10'luk baraja takılıp temsil hakkı bulmayacaktı, dolayısıyla 5 sene daha soldan, sosyalizmden, emekçiden, özgürlükten, dayanışmadan, ahlaktan bahseden kimse mecliste olmayacaktı.
.
Hiçbir sağduyulu insan böyle birşeyi kabul edemezdi. Öylesine isabet oldu ki İstanbul'dan ÖDP'li adayların solun ortak bağımsız adayları olması. Birarada Yaşamı Savunalım kampanyasını yapan bir partinin vekiline ne çok ihtiyaç vardı bu ayrımcılığı, ırkçılığı destekleyen "merkez"in karşısında. Tam vaktiydi!
.
Bu işbirliğine halk da tepkisiz kalmadı, verdikleri oylarla 81,630 insan doğrudan ve "mecburiyetten" başka partilere veren kimbilir kaç bin insan gönülden destekledi Ufuk (Uras) hocamızı .
.
Şimdi artık mecliste sesimiz var, özgürlükçü sol'un, birarada yaşamı savunalım diyenlerin, savaşa, ayrımcılığa, ırkçılığa, sömürüye, cinsiyetçiliğe, türcülüğe, sermayeciliğe karşı olanların sesi ve hep birlikte ortak aday diyebiliyorsak şunu da diyebilmeliyiz: Ortak Dava. Kürtlerin davası da, Ermenilerinki de, emekçilerinki de, feministlerinki de, eşcinsellerinki de, hayvanseverlerinki de, türbanlılarınki de bizim davamızdır, davalarını desteklemekten değil, kendi davamız olarak kabul etmekten bahsediyorum.
...
Birarada Yaşam idealini gerçek kılmanın en güzel ve en gerçekçi yolu birarada mücadeleyi gerçekleştirmektir, ortak aday kampanyasında bunu gördük. Birarada mücadele, karşı taraf kavramını ortadan kaldırmakta, sınırları görünmez kılmakta ve hep birlikte bir "biz" kavramının oluşmasını mümkün kılmakta. Lübnan savaşını protesto sırasında Barış İçin El Ele insiyatifi ve Küresel BAK'la gerçekleştirdiğimiz Bomba Atma Kart At dahilinde dini kaygıları yüksek İnsani Yardım Vakfı ile ortak çalışmamız (kartların Lübnan'da çocuklara dağıtımı aşamasında) veya Ufuk Uras'ın Bin Umut adayları arasında olmasının bize Kürt Siyasi Hareketi ile ortak çalışma imkanı vermesiyle farklı siyasi hareketlerin ortaklaştığı noktalarda paylaşım ve işbirliği olumlu sonuçlar verdi.
.
Demek istediğim şu: Ortak sol mücadele mail gruplarında bir takım teorilerle, siyasi yazışmalarla ve düşüncelerle olacak birşey değil, sokakta ortak olarak çalışmayla olacak birşey. Uzlaşma kültürü, bir düşüncenin diğeri içinde kaybolması değil veya çoğunluğun azınlığa fikrini kabul ettirmesi olarak değil, farklı düşüncelerin birbirine saygı duyulan bir çerçevede yaşama olanağı bulması yönünde kurulmalı.
.
Artık kimse kendini yalnız hissetmesin: Ortak bir mücadele zemini ortak adayla birlikte kuruldu ve başarılı oldu. Bundan sonra partilerin bitmek bilmez tartışmaları arasında tabandan gelen bu ortaklık, birliktelik çağrısına umarım duyarsız kalınmaz.
.
İyi pazarlar.

20070806

Döndüğünde...

Bir yere gitmek değil, döndüğün zaman ne değişmiş baktığında, birşeyler görmek güzel. Bugün banliyöme döndüm, belki de son kez, artık burada geçirdiğim vakit bitiyor. Nasıl da istiyordum buradan kurtulmayı, sonra, geçen sene bir ev tutmuştum kendime buradan çok uzaklarda, öğrenci, bekar, bohem hayatı ya da ne derseniz deyin işte, öyle güzel bir şeydi! Sonra daha bir-iki hafta önce, hem de öylesine benden kaynaklanmıyan nedenlerle o evi terk etmek, eşyalarımı toplayıp anahtarı ev sahibine vermek zorunda kalmıştım ki, yani kurduğun herşeyi yıkmak, -üstelik herşeyimi üç kuruşa bir eskiciye sattım, herşeyimi!- insanı yoruyor, yıpratıyordu. Bunun üzerine hiç de umrumda olmayan bir tatile çıktım. Şimdi döndüğümde, en azından aradığım cevapları almış ve kafasında yeni soru işaretleri olan yeni bir adamım. Evet, bu banliyöde geçirdiğim vakitler sona eriyor, yaz bitmeden şehrin başka bir semtine taşınacağım, bu kez ailemle!
Posted by Picasa

20070702

Yaz hali...

Bu aralar ileri geri konuşuyorum, üstten üstten atıyorum, bir sürü söz, cümle ve bir şekilde lafımı dinletiyorum, kökenlerini reddetmiş bir toplumuz diyorum, hepiniz başka insanların günahları için kendini feda eden isa rolünü oynayan yalancılarsınız diyorum, ellerinizdeki kanı temizleyin öyle oy isteyin diyorum... Bir öfke, bir kızgınlık, kendini beğenmişlik, sonu nereye varacak hiç önemi yok da kökeni nedir ki bunun?
Tamam, herkes kendince kızgın vebir yol tutmuş gidiyor, bense işte tam da umutsuzluğa teslim oldum, aman ne güzel, veririm oyumu barajı geçemem derken bu umutsuzluğu bağımsız adaylarla kırdılar. Birinci bölgeden aday Ufuk Uras olunca, bir yerlerdeki yenik ödp'li ruh yeniden ayağa kalktı. Tam da her geçen gün çirkinleşen bir siyaset dünyasında umut ise, işte bu umutsuz ve umutsuzluğundan gayet memnun komformist kişiliği pis bir iç sıkıntısına sürükledi. Çünkü sıkışıp kaldığım bu banliyö semtinde seçim bürosu yok ve ben hiç bir katkıda bulunamıyorum, çok çok can sıkıcı...
22 Temmuz yaklaştıkça da siyaset gittikçe çirkinleşiyor. Off, yakında birbirlerinin porno kasetlerini yayınlayacaklar ya, o noktaya geldi neredeyse. Birileri ip dağıtır, öteki türkücüleri aday yapar, öbürü binbir hakaret, savaş naaraları atan solcular mı istersin, yoksa kürt sorunu askerle çözülmez diyen kontrgerillalar mı. Hepsi mevcut, ben artık kusma noktasına geldim, insanın elinde bir büyü olsa da, ya da dev bir megafon, insanlara gözünüzü açın diye bağırabilsem.
İşte tam bu ortamda, ben de en rezil ruh halime dönmüş bulunmaktayım, efendim, benim en rezil ruh halim tembel halimdir. Mesela bugün gitmem gereken iki yer vardı ki ikisi de çok önemli idi, biri Hrant Dink davasının ilk duruşması için yapılan sessiz protesto eylemi (biz bu duruşmanın tanığıyız), diğeri ise 2 Temmuz Sivas Katliamı anma töreni/mitingi. Bir de telefonuma gelen mesajlara da cevap yazamıyorum çünkü kontörüm bitmiş, gidip kontör alacak halim bile yok. Doktora mı görünsem de diyemiyorum çünkü doktora da gidemem, binbir tane ıvır zıvırı var. Allah kahretsin, 20 yaşındaki adam olarak sağlık karnemle hastaneye gidince babamın işyerinden sevk kağıdı istiyorlar. Ufuk Hoca'ya söyleyelim de mecliste şu meseleye de bir değinsin, nedir yahu bu?
Okunması gereken kitaplar listesi de epey bir kabardı. Kitap bile okumuyorsam ben bütün günü nasıl geçiriyorum o da ayrı mesele, sahiden neresinden tutup çöpe atıyorum günleri bilincinde bile değilim. Canım bile sıkılmıyor artık -tabii o kronik can sıkıntısını sıkıntıdan saymıyorum.
Live Earth'ü de göremeyeceğiz. Kıbrıs'tayız haftaya...07/07/07güzel tarihmiş ama, sevdim. Umarım şanslı 7 olur onlar için. (benim için de)
Hmm,hiç uçağa binmedim, dönüş bileti de almadım. (Şayet dönemezsem masraf olmasın diye değil, içimden gelmedi, dönüşü düşünmedim, Dönüş'ü Almadovar düşünsün)
Bir de iktisattaki sarışın kız vardı... Onu da unuttum işte, beynim sulandı.
Böyle birşeyler işte...
Düşünün

20070401

Yıksak da mı saklasak, yıkmasak da mı saklasak?

Daha önce devletin sanat üzerine ne kadar hoş ve sevecen düşünceleri olduğunu pek çok kez gördük. Mesela biz de öyle bohem hayatı sürmedi sanatçılar pek, karnı aç, başında bir dam olmadan gezmedi, öyle ki sevecen devlet babamız onlara sığınacak bir yer olsun diye cezaevleri açtı, siz bakmayın adının cezaevi olduğuna, hepsi onların iyiliği içindi, yoksa sanatçılar karınlarını doyuracak parayı bile kazanamazlardı ki bu ülkede. Mesela Sinop Cezaevi, Türkiye'nin Montmare'idir. Öyledir! "Aldırma Gönül Aldırma" parçası da Le Bohemme'e denktir...
Neden, bu hükümetle birlikte sanata bakışı değişti! Öyle ki adeta vandalist benzetmesini haklı çıkarabilecek bir hal aldı. AKM'yi yıkıp kökünden halletmek istiyorlar!
Hayır, bir binanın yıkılıp yerine daha güzelinin yapılmasını anlarım, ama önce yıkıp yerine sonra neyin yapılacağına karar veririz demenin ne gibi bir mantığı var anlayamam, anlatamam. Ama zaten son zamanlarda anlamadığım şey sayısı o kadar arttı ki, anladığım ne var diye düşününce pek az şey kalıyor geriye.
Mesela şu Kabataş fünikilerini de anlamıyorum. Efendim, şimdi bunun amacı nedir, Taksim-4.Levent metrosu ile Kabataş-Zeytinburnu tramvayını birleştirmek, ama mesela 4Levent'ten metroya binince Akbil basıyorsunuz, Taksim'de bir daha basıyorsunuz, aktarma yapıyor, Kabataş'ta bir daha basıyorsunuz, para çekiyor. Şimdi bu hesapla 4Levent-Zeytinburnu hattı iki bilet, eğer akbiliniz yoksa 3 jeton parasına geliyor. İyi de niye? Bunları akbil basılmadan aktarma yapılacak şekilde ayarlasalarmış ya!!!
Şimdi mesela bu Kartal-Kadıköy Metrosu'yla boğazdan geçen Kadıköy-Yenikapı ve tabii bunları Taksim'e bağlayan Taksim-Yenikapı Metroları her biri için ayrı para mı vereceğiz, bu doğru birşey mi bu? Bana çok saçma geliyor da! Gerçi 2010'da bitecekmiş, belki o zamana zengin olurum. (Küçük burjuva:P)
Zaten bu Taksim-Zeytinburnu hattı da sıktı:( Daha dünyada görecek ne çok yer var, gezecek ne çok yer, yapacak ne kadar çok şey ama ne az para ve vakit var! Öyle ki takıldık kaldık bir kentte ki kıpırdamak mümkün değil bir yere İstiklal haricinde. Independence Avenue: sahiden de öyle!
Şimdi ne güzeldir Beyoğlu, tam da festivalin ilk günleri, bir filmden bir filme koşan insanlar, seanstan seansa yemek molaları, biletlerini elinden çıkarmak istiyenlerle kapalı gişe filmlere bilet bulma çabasındaki insanlar.... Yazık, bu festivale katılamayan insanlara, sinemanın tadına varamamış olanlara. Yazık, bu hayatı yaşayamayanlara. Yazık banliyölere, çok yazık!
Tam da bahar başlarken, bir sürü başlangıç... Nisan da geldi, festivallerden ve İ.Ü'nün vize döneminden de anlaşılacağı üzere...
Herkese iyi pazarlar!

20070330

Kişisel Toplantı Notları

  • Altıkırkbeş yayınlarının kitap önsözlerinden çalıntı bir başlık bu hafta.
  • Edebiyata oranla epey yüksek bir edebi magazin kapasitemiz var. "P"Enis Roman olayı da hoş bir Picus meselesi daha ekledi Nobelli edebiyat dünyamıza. Hayırlar, uğurlar. Ama olay az kalsın Enis Batur'un başına patlıyordu ki, Zeki Çoşkun Radikal'daki yazısında kitabın yazarına açıklık getirdi:) Sanırım artık kitabı kimin yazdığını çok daha iyi anlıyoruz. Yayıncıyı da bu muhteşem zekice yaratıcı fikrinden dolayı tebrikler ediyoruz. Ne diyelim ki başka bu ülkede...
  • Kulağı ve beyni Punk Rock'a hadi en hafifinden indie'ye alışmış bir tip olarak Buddha Bar dinleme deneyimim de ilginç oldu ama grup gayet deneysel ilginç bir müzik yapıyor. Tarzlarda takılmamak lazım aslında çok fazla, bunlar biraz da baskı unsuru yaratıyor, biraz ticaret vs. Kulağı komformite etmemekte yarar var. Chill Out Music, elektronik müzik kategorisi altında yavaş tempolu bir tarz. İsminden de anlaşılacağı üzere rahatlatıcı bir müzik.
  • Bir de son zamanlarda müziğiyle epey ilgimi çeken bir grup Morphine. Özellikle de "The Saddest Song" isimli parçaları. Tarz olarak bana kalsa Jazz-core Indie derdim ama onlar ne diyor bilmiyorum... Sanırım artık eskisi kadar çok gürültü kaldıramıyorum.
  • İnişler ve çıkışlar, birbirini izleyen güzel günler ve felaketler. Bu mart ayı epey hızlı geçti. Katkıda bulunanlara selamlar:)
  • "Yönetmeliğe uyan, dışarıdaki hippiler gibi davranmayan öğrencilerimize dediğimiz bir şey yok. Şekli şemaili düzgün olmayan öğrencileri okula sokmamaya çalışıyoruz. Düzelttiriyoruz, ondan sonra alıyoruz." (Saçları jöleli olan öğrencileri 'hippi' oldukları gerekçesiyle okula almayan Rize Tevfik İleri Lisesi Müdür Yardımcısı... İşlem basit: Hippiyi düzelttiriyor, alıyor.) (Radikal'den) Lisedeki o hippi takıntısı da bir acaiptir sahiden. Gençler tam da kendi kimliklerini bulacakları çağdadır ya hani, ergenlik vs. durumları, kendisini ifade etmek ister ama devletimiz, milli eğitim bakanlığımız yılanın başını daha büyümeden keser işte öyle... Ne demek canım öyle kimliğe sahip olmak falan, hele iyi görünmeye çalışmak Eden'dan atılmanıza bile sebep olur. (Evet cennet bahçesi değeri görür okul bahçesi)
  • Metin Uca cumhurbaşkanlığına aday... Benim adayım ise Ashlee Simpson. Alttaki resimde Ashlee'yi çankaya'dan çıkarken görüyorsunuz ve başında türban da yok!!! Ne dersiniz, güzel bir Türkiye olmaz mıydı? "Ohh, I'm so excited that now I'm the president of Turkey" Hem böylece kadın başbakandan sonra bir de kadın Cumhurbaşkanımız olurdu.
  • Keşke şu IKSV bilmemkaçıncı kuruluş yıldönümünün yapıldığı bir gece vardı ya, CNN Türk de gösterdi hatta, orda Istanbul (not Constantinople) şarkısının jazz-vari bir versiyonunu yaptılar, onun kaydı olsaydı, satılsaydı, ya da var mı acaba?
  • Kışbahardan sonra baharkış geldi, sıcak bir kış ve soğuk bir ilkbahar. Neler oluyor?
  • Pazar günü güncelleme meselesi de yalan oldu zaten. Olmaz öyle çok zor, takılırım ben arada...
  • Hadi görüşmek üzere...

20070318

26. İstanbul Film Festivali Alternatif Rehberi

İstanbul'lu sinefillerin şu dakikalarda çoktan biletlerini görebilecekleri bir yere koymuş ve festivalin başlayacağı 31 mart tarihini iple çekmekle meşgul olduklarını biliyorum -tıpkı pek çok filme yer kalmadığını bildiğim gibi, ama ben de biletlerin satışa sunulacağı gün bir saat öncesinden emek sineması önünde sıraya girmiş ve 45 tane (hepsi bana değil tabii) bilet almış olduğum için bunu pek dert edinmiyorum. Yine de henüz bilet edinmemiş olanlar için, alternatif bir rehber blog yazısı yazmak epey zevkli olabilir sanırım. Gerçi siz benim yerime beyazperde.com'un veya Atilla Dorsay'ın yazısını tercih edebilirsiniz o ayrı mesele... (Ayrıca bakınız: Yeni Başlayanlar İçin İstanbul Film Festivali Rehberi)
Şimdi bir kere festivalin en önemli filmlerinden birkaçı Little Miss Sunshine, Pan's Labyrinth, Hollywoodland zaten Akbank Galaları kısmında 15 liralık indirimsiz biletleriyle burjuvaya hitap ediyor:) Fakat bu filmlerin zaten vizyon şansı var ve DVD'ye de çıkacak o yüzden acele etmeye lüzum yok, ama para mühim değil diyorsanız kaçırılacak gibi de değiller. Pan's Labyrinth gerçi beklenecek gibi değil, meraktan ölüyorum, özellikle de o modern Alice's Adventures in Wonderland havası bu filmi kaçırılmayacak bir film haline getiriyor.

Bunlar bir yana, festivalin en güzel gala olmayan filmi sanırım "2:37". Film gösterildiği Cannes Film Festivalinde 15 dk. ayakta alkışlanmış, gerisini siz düşünün artık. Yönetmeni de benden sadece bir yaş büyükmüş filmin ve 1.1 milyon$'a çekmiş filmi. Tebrik ediyor, saygıyla anıyoruz kendisini, bakalım filmi görmeden birşey söylemek zor gerçi ama şimdi bu yaşta ustalarca alkışlanmak da az bir şey değil. 2,5YTL'lik seanslara bilet kaldığını sanmıyorum, kaldıysa bir an önce edinin.

"Fidel'in Yüzünden" görülmesi gereken başka bir film gibi duruyor. Özellikle Küba devrimini orta sınıf bir ailenin küçük kızının gözünden ele alması ve onun isyankar ailesine kendi isyanı görmeye değer. Benzer bir filmse Benim Adım Elisabeth, bu kez babası akıl hastanesi işleten bir kızın bakış açısından olayları görüyoruz. İki film de çocukluk, büyümek ve ebeveynler üzerine pek çok şey söylüyor.

Tabii bir de festivallerin vazgeçilmezi uyuşuturcu, gençlik, cinsel uyanışlar üzerine yapılan ergenlik filmleri. Bu sene Norveç filmi Tekrar, Amerika'dan Factory Girl (Edie) ve Candy bu kategoriyi güzelce temsil ediyor. Ayrıca Catcher in the Rye'ın (Çavdar Tarlasında Çocuklar veya Gönülçelen)modern bir versiyonu olduğu söylenen Kanada filmi "Tracey'nin Yaşamından Kesitler" (The Tracey Fragments) de büyümek üzerine pek çok laf ediyor olmalı! Fransa'dan Benim Oğlum (Mon Fils A Moi) oğluna saplantı derecesinde düşkün bir anneyi anlatırken Kötü Arkadaş (Les Amities Malefiques) ise tanrı kompleksine sahip önüne çıkan herkesi sömürmeye alışmış bir akademik vampirin öyküsünü anlatıyor.
Türk filmlerinde bu sene vizyonda gördüğümüz pek çok filmin yanı sıra göreceğimiz Zincirbozan, Suna, Fikret Bey, İyi Seneler- Londra gösteriliyor.
Daha pek çok film seçeneği, kategoriler, özellikle Atıf Yılmaz ve Passolini filmleri için http://www.iksv.org/film adresine göz atabilirsiniz.
İyi pazarlar!

20070311

Pek Çok Şey: Sarhoşvizyon, Kışbahar, İstanbağdat vs.

Geçen hafta dediğim gibi, bu hafta da pazar günü Türkçe baskıya yazıyorum:) Tabii, bütün hafta orjinal baskıya tek kelime yazmayınca acaba İngilizce blog öldü mü diye de kendi kendime soruyorum, gerçi iki blogun konseptleri birbirinden çok uzak, burda fikirlerimi vs. yazarken orda daha çok günlük formatı var-dı. Vardı, çünkü taşındığımdan beri orayı düzenli olarak güncellemiyorum, bu da işlevselliğini düşürüyor. Eskiden mesela fazla blog girdisi yoksa, diyordum ki kendi kendime "gideyim birşeyler yapayım, bak sosyal hayatım durgunlaşmış, birşeyler yapayım da yazayım" falan. Şu anda ayda bir iki kere birşeyler yazdığım için öyle bir işlevi kalmadı.
Şu anda monitörüm eski televizyon moduna girdi... Arada bir, özellikle de kırık bilgisayar masası hafiften sallanınca ekran sarhoş-vizyon şeklinde herşeyden ikişer tane göstermekle kalmıyor aynı zamanda herşey parlaklık derecesi %200-300 derece yükseltilmişçesine parlak gözüküyor, düzelmesi içinse sol elimle bir tarafından tutup sağ elimle bir tokat atıyorum, böylece görüntü bir süreliğine düzeliyor. Sanırım sonunda patlama olan bir trajediye dönüştürmemek için hayatı tamir veya yeni monitör alma yollarına sapmak lazım, gerçi para yok, pul yok, daha kısa filmimin montajını yapamadım, zira önce mini-dv'yi dvd'ye çekmek lazım bu bir para, ikincisi zaten bilgisayarımda dvd-rw yok, o olsa montaj programı lazım. Zor yahu!
Tabii, yaratıcılık da başa ayrı bir dert:) Daha çektiğimiz filmin montajı bitmeden aklımdaki binbir tilki gidip kocaman kült bir uzun film olacak senaryo üzerinde çalışmaya başladı. Gerçekten çekilse olaylar yaratacak, ifistanbulda gösterilecek, sundance'e gidecek bir senaryo, bir de güzel şekilde çekilse tam süper olur. Şimdilik oturup yazmak lazım, en azından ana hatlarıyla yazarsam daha sonra profesyonel bir ekiple senaryolaştırılıp çekilebilir. Ev arkadaşım da bu filmin kısasını çekelim diyor, ama sanırım pek böyle birşey istemiyorum. Hayır, tabii ki fikri buraya yazmıyorum.
İstanbul Film Festivali, (İKSV'nin düzenlediği her organizasyon gibi) Nisan ayının en önemli sanat organizasyonu olmakla kalmıyor aynı zamanda mart ayı boyunca süren büroşür, afiş, kitapçık ve son olarak da bilet satışları süreçleriyle biz sinefilleri merak içinde bırakıyor. Zaten İFF bir anlamda noel, ya da daha çok newruz çünkü baharın geldiği onunla anlaşılıyor ve aynı zamanda havaların ısınmasıyla sinema sezonunun da yavaş yavaş bitmekte olduğu... "Kışbahar" hiç bitmediği için havaların ısınmasından anlamak gibi bir şansımızda yoktu bu sene, küresel ısınma sebebiyetiyle.
Bu yılki program da yine epey dolu ve heyecan verici. Little Miss Sunshine'ı henüz izlememiş olanlara deliler gibi tavsiye ederim. Pan's Labyrenth izlenesi. Yine running with scissors, hollywoodland ve daha pek çok film. http://www.iksv.org/film de festivalin internet sitesi.
Kadıköy'de bu hafta sonu Barış Çadırı'nda barış panayırı vardı, barış çadırı kadıköy'de beşiktaş iskele meydanına kurulmuş. Küresel BAK'ın bir organizasyonu, özellikle "Bağdat İstanbul Olsaydı" konulu sergi ilgi çekici. Hala vakit varken gidip görülmeli. Benzer bir program yanılmıyorsam İzmir ve Ankara için de yapılmakta. Aynı zamanda haftaya cumartesi Kadıköy'de meydanda Irak Savaşı'nın yıldönümü sebebiyle bir eylem var. Haydarpaşa Numune'den İskele'ye yürüyüş olacak. Herkesi savaşa karşı ses çıkarmaya bekliyoruz, aynı zamanda bu Küresel BAK'ın bir eylemi olduğu için emin olun ki yalnıza orada dikilmek ve beklemekle kalmayacaksınız, gerçekten epey ses çıkaracaksınız. (Hayır, hayır, gayet güvenli ve gürültülü) Ayrıntılı bilgi için http://www.kureselbarisveadalet.org/bak/ adresine göz atabilirsiniz.
Bu arada geçen hafta Küresel Isınmayı protesto amacıyla yapılan 5 dakikalık ışık kapatma eyleminde Türkiye'nin daha fazla elektrik harcamış olması, Kenan Evren'in anayasayı ihlalden düşünce suçlusu sayılması ve daha pek çok siyasi olaydan söz etmek bile sinirlerimi bozuyor, o yüzden girmemeye çalışıyorum bu konulara. Küresel ısınma konusunda bu duyarlılıkla daha pekçok kışbahar yaşarız gibi sanki değil mi? İlkbahar-yaz-sonbahar-kışbahar. İşte böyle.
Herkese iyi pazarlar...

20070304

Ben de Türkçe Yazarım

Yok yahu yok, yükselen milliyetçilik dalgasından falan değil, tsunami olsa bana dokunmaz o. Günlük filtre kahve tüketimini de yaptıktan sonra, -ki french press ile yapılan kahve her güzel şey gibi kötü kolestrolü arttırıyormuş diyorlar, her ne kadar suyla yapılan bir şeyde nasıl olurda öyle kötü maddeler olur kafam almasa da zaten hemen hemen yediğim içtiğim herşey kötü kolestrole sebep olduğundan çok yaşamayacağımı tahmin ediyor ve açıkçası pek de bir tarafıma takmıyorum- oturup blogumu yazayım dedim ama içimden bir ses de "off, kim uğraşacak" şeklinde bir itiraz tavrı içerisinde. Hayır, yazı yazmayı da ezelden beri severim ama bir yandan yazdığım şeyler incir kavuğunu doldurmadığından mıdır yoksa google aramalarında tercih edilen Lindsay Lohan veya çocuk pornosu gibi kelimeleri ön plana çıkartmadığımdan mıdır bilinmez yazıdklarımı kimseler de okumayınca (gerçi bir iki kişi var ama) bir de oturup ingilizce yazmaya kasmak zor geliyor kimi zaman, gerçi hiç öyle bir takıntım yok, bence İngilizce acaip de güzel bir dildir, sevilmeli, sayılmalıdır. Demiyorum ki, Türkçe'ye özen göstermeyelim, zaten gösterdiğim de ortadadır herhalde, onu da pek severim ama İngilizce'nin de korkunç bir estetiği var, sanırım her kapitalizm ürünü gibi o da basitlik ve bireysellik içeriyor, bir çeşit MySpace sayfası hazırlar gibi, kendi dilinizi hazırlıyorsunuz aslında, her altkültürün kendi İngilizce'si var, gerçekten yaşayan bir dil. Türkçe'ye gelince, efendim, bir takım kurnazlar sürekli üzerinde oynayıp durduğu için bir de bir takım okumuş yazmış tayfa sürekli gençlerin konuştuğu dili, yöresel dili şunu bunu eleştirdiği için, genelde altkültürlere ait Türkçe'ler küçümsenir, sevilmez, pistir. Yuppie'lerin konuştuğu dile Türkilizce diye, tikilerin konuştuğu dile artık her ne denirse küçümsemeyle bakanlar aslında bunun dilin yaşadığının ve kendi yolunu çizdiğinin bir göstergesi olduğu gerçeğini de gözden kaçırırlar. Neyse ya, ben nerden geldim ki bu konuya? Öte yandan da ironik olmadı değil hani, Türkçe yazdığım ilk blogta dil meselelerini konuşuyorum. Hakkı Devrim gibi:) Neyse, yaşasın altkültür argoları deyip bu konuyu atlıyorum. Sonunda Deniz Baykal'ın ne yaptığını çözdüm, aklım ermiyordu, öfkeleniyor, köpürüyor, kendimi yerden yerlere vuruyordum (yalan bu sonuncusu) ama yine de nasıl olup da Türkiye'nin en ana akım sol partisi olan CHP'nin başındaki adamın 301 no'lu yasadan tutun da her ne kadar milliyetçi kesimin önem verdiği, muhafaza etmek istediği mesele var ise onları savunmasını içime sindiremiyordum. Ama şimdi bakıyorum da sanırım Baykal şunun hesabını yapıyor, diyor ki, efendim zaten Türkiye'de solcu olan insanlar ne yaparlarsa yapsınlar, hangi partiye oy verirlerse versinler barajı aşamayacaklar, ister kendisine liberal sol desin, ister sosyal demokrat, ister sosyalist ister vs. vs. yine de barajı aşma ihtimali yok, bu sebeple gayet de hepsi paşa paşa CHP'ye oy vermek zorunda, o zaman bu hazır seçmenle uğraşıp ulusalcılık karşıtı takılmaya Radikal gazetesi olmaya bir lüzum yok, ben bir de şu ulusalcıları peşime takayım da kendi koltuğumu partimin yerini iyice garantileyim diyor. Peki bu benim kendisine ve buna ses çıkartmayan partisine olan öfkemi ve hayal kırıklığımı biraz olsun gideriyor mu? Hayır. Çünkü peşine takmak istediği, oyunu almak istediği o insanların ellerinden -affedersiniz ama- kan damlıyor. Burdan (o da kesin okuyodur ya Transbosporusism'i) kendisine bu halkın, hele ki solcunun, hiç de öyle onun hesapladığı kadar hededö olmadığını hatırlatırım. (Ayrıca bkz. Üstteki karikatür) Tabii, burda yine bir ironiye dikkat etmek lazım, ABD'nin muhafazakar partisi Cumhuriyetçi Parti'dir, hani fil logosu olan, Bush'un partisi işte. Cumhuriyetçi Halk Partisi'de madem isimlerimiz benzeşiyor haydi fikirlerimiz de benzeşsin, yaşasın partilerin kardeşliği deyip halay tutmakta olabilir, ama başka bir muhafazakar birleşme, televizyonlarımızdaki turuncu devrime işaret ediyor. Fox'dan bahsediyorum, hani şu "hayata foxlanın" sloganı ile ne demeye çalıştıklarını anlayamadığım turuncu kanal. TGRT'yi satın almış olmaları gayet manidar, zira TGRT önceden Türkiye Gazetesi'ne aitti ve ilk kurulduğunda Türkiye'nin milliyetçi kesime hitap eden kanalıydı. Fox ise ABD'de Bush'un en önemli destekçisidir, savaş boyunca Irak'ta ölen çocuklar yerine kahraman askerleri falan göstermiştir kendileri. Hatta Bush'un seçimi tekrar kazanmasında en büyük etken de onlarmış Michaeal Moore'un dediğine göre. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş yine. Eh, tilki kurnaz bir hayvandır, hayata Foxlanırken bu kurnazlara karşı da biraz kuşkulu kalmak da yarar var. Kuşku falan derken, farkında mısınız bilmiyorum, son zamanlarda ana haber bültenlerinin saatleri gittikçe geriye alınıyor, bir ara 19'dan 18.45 civarlarına alınmıştı, şimdilerde 18.30'a kadar geri çekildi, dolayısıyla saat 7'de televizyonunu açıp haber dinlemek isteyen adam, artık en sona kalmış ebelek haberlere denk geliyor, efendim İbo niye ağlamış, niye zırlamış, tabii durum böyle olunca Irak'da ağlayan çocuklar veya ağlayan analar pek çok gözden kaçıyor. Millet memnun gibi bundan ama zaten saman versen ondan da memnun olacak gibi bir hali var, buna bir el atmak lazım. Olmaz böyle. Herkese çağrı yapıyorum, haberleri ana akım kanallarda izleyip kendinizi zehirlemeyin, NTV gibi ciddi kanallarda izleyin. Ya da izlemeyin, ne bileyim, zaten eninde sonunda zehirleneceksiniz. Bu arada, madem televizyondan bahsediyorum, BBC Prime'da haftaiçi her gün saat 23.30'da (yerel TR saati) Two Pints diye bir dizi var, teletex 888'den İngilizce altyazı ile izlenebiliyor. İngiliz mizahını seven biri olarak bu işçi sınıfı komedisini çok sevdim, yarım saatlik bir dizi, yine Coupling havasında, hayatlarında cinsellik, işsizlik ve arjantin bira (pint) haricinde pek de birşey olmayan "loser" tabir edilen bir grup insan üzerinde dönüyor, alt metinlerinde aslında güzel de bir sistem eleştirisi var. Sevdim, gerçi okul başladığında izleyemeyeceğim zira kendi evimde kablolu yayın yok, ama olsun, tavsiye ederim. Böyle işte, bu güne kadar İngilizce olması sebebiyle burayı okuyamayanlar da belki bir miktar Transbosporusism tatma fırsatı buldular. İyi de oldu hani, bir saatte yazacağım yazıyı yarım saatte yazdım Türkçe olunca. Herkese iyi pazarlar...